Ozborn'dan Merhaba...

Ortaya karışık, akla, yüreğe ne düşerse buraçta...

Etiketler

Yaşamdan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Yaşamdan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Haziran 2016 Perşembe

Yasemin kokan portakallar, elle yakalan yıldızlar...

Tadından yenmeyecek bir portakal sonbaharı... 
Portakal sonbaharını yaşayacağınız tek yer 'yeşil ada' yani Kıprıs... 
Savaş sırasında atılan bombalarla yeşilliği azalmış ada... 

2. Sınıf tayni bir mimarlık öğrencisiyim... Kıprıs'ın Güney sınırına yakın Lefke denilen, şehiyle ünlü kasabasında, sahibesiyle ünlü bir evin çatısında, tuvalim ve yağlı boyalarımla portakal bahçelerine tepeden bakan manzaramla... 

Ev sahibem şahibeleriyle ünlü bir kadındı... Neden peruk takardı? Ve o peruk neden korkunçtu? 

Gece eve geç geldiğimde bahçe katındaki dairesinden çıkardı. Akşam serinliğinde portakal bahçelerinin arasında dolaşmayı sever yılanlar tarafından ısırılmadan eve girmekten daha çok ona yakalanmadan eve girmeyi başarı sayardım! Çünkü karanlıkta o korkunç peruğu ve flash yemiş insan gibi parlayan gözleriyle ödümü bokuma karıştırırdı hep! 

Ahaaa Saaaaddet teyeze!!!  Yine eve 2 adım kala altımıza mıçtık! :p

Bu akşam portakal bahçelerine bakan çatı dublexi evim düştü ustuma..

Çatısında kurduğum sanat ortamım...
Boyaları karıştırınca hangi renk ne oluru lise de aldığım özel resim dersinden bilsem de ( lise de heykeltraş olucam ve mimar sinana giricem diye tutturunca ailem beni ciddiye almayıp yalandan 1 aylığına ders aldırtmıştı!!! İşte gör mimar babam hayatta olsa kesin ilkokulda o resim dersleri aldırılmaya başlanırdı!!! :ppp) denemeler yapar boyaları karıştırır soyut resmi katlederdim!!

Elim o zamanlar bozulmamıştı... Milletin çizim ödevlerini yapardım... Bi gecede 4-5 karakalem....

Yıllar içinde o el gitti bi yerlere...

Kıbrıs'ın yaseminleri başkadır...
Eski yazarımız Alev Alatlı bile 'yaseminler başka kokar Kıbrıs'da' demiş ve nefis bi romanda yazmıştır...

Yasemin kokuları eşliğinde o zamana göre uçsuz bucaksız gelen portakal bahçelerine bakarak şövale-mövalemle.... 


Paper Ozy nasıl çıktı diyorlar... Ozy'nin sanat yönü hep vardı... 

Kıbrıs'da yanında çalıştığım hocam; bi mimar 40'da birikimlerinin sonucunda gerçekten üretmeye başlar derdi... Mimarlık ofisim yok olaydı mimaride üretecektim... Olmadığından sevdiğim kağıt-kalem-boya ve kretuvarla paper ozy ortaya çıktı... Hep vardı... Hep içimdeydi... 


Çeşme'de burnuma gelen yaseminlerin kokusu beni Kıprıs'a ordan ilk evimin çatısına götürdü... 



Yağmur yağdığında İstanbul müzik festivalinde sisley'in dağıtıp benim 3-5 tane topladığım yağmurluklarıyla oturur portakal ağaçlarının yapraklarının yağmurdan ıslanma senfonisini dinlerdim... 



Çocukluğumdan beri en sevdiğim kitap 'şeker portalıdır' hayata atıldığım ilk evim de onca portakal ağacının arasına düşmem tesadüfmüdür acaba? 



Yaşıtları arasında olmak yerine çatıda 'sanat' yapan çocuk ve 40larındaki ben... İkimizde aynı kişimiyiz acaba? Beden aynı peki ruh? O masumiyet?



Bu yazıyı yazarken MFÖ'nün yaş 19 şarkısı geliyordu bir yerden kulağıma... 19'un masumluğu 40'ın masumsuzluğu... Masum kalmış olan yerlerimiz olsa da bu yaşta bi ayıp geliyor o yerler... :)))

Ben, çocukluğum, masumluğum, yasemin kokuları ve portakal bahçeleri... Ve soyut sanatım... Bu gece yıldızları avucunuzun içinde hissettiğiniz Lefkede'yim... 

Yaş 19... 
Ne güzel şeysin sen 
Hep yaşın 19 
Gel yanıma sar beni
Bugün var yarın yokuz... 

19'umun hatrına sanata devam... Devam da Kıbrıs'ımın yaseminlerinden de olaydı... ;) 




20 Haziran 2015 Cumartesi

Hepi topu faaaadır deys! ;)

Yarın babalar günü…
Uzun süredir ‘babasız kadınlar’ hakkında kesilen ahkâm yazılarına gıcık oluyorum…
Yazı yazmak için yaptığım araştırma da gördüm ki, dünyadaki kadınların en sayko-psikoları biziz!
Hööö?
Hakkımızda saçma sapan şehir efsaneleri dolanmakta!

Her kadın arızadır, her kadının güven sorunları vardır, her kadın anlaşılmazdır...
Erkekler Marstan, kadınlar Venüsten, sanki biz babasızlar ise uzaydaki bi kara delikten gelmişiz!!!

Bir yakınını kaybetmek çok acı bir şeydir… Zamanla acıya-kayba alışırsın ancak yeri doldurulamayacak özlemlere karşı 21.yyda bile tıp çaresiz…

Yaşadığım acı tecrübelerle söyleyebilirim ki kaybı yaşadığın yaş ve çevresel faktörler önemlidir.
Küçük bir çocuğun özlemleriyle koskocaman bir yetişkinin kayıp özlemi aynı olamaz.
Hepimizin  kabuğu yaşadıklarımızla şekil alıyor…
Herkes poposunu şaplağı yiyerek doğuyor, sonrasın da kimi şaplak yemeden yaşıyor kimi ölene kadar...
Empati önemli bir meziyettir...
Yaşamadan bilinmez doğru bir önermedir...
Kişiliğimizi-huyumuzu suyumuzu yaşadıklarımız şekillendirir. Yüzeysel gözlemlerle, hikayeleri bilmeden etiketlemeyi çok seviyoruz…

Kadın veya erkek bir genelleme yapılmasına karşıyım ancak nedense toplumda babasız erkeklerden daha çok babasız kadınlar hakkında şehir efsaneleri var!

Gülermisin ağlarmısın yoksa harbiden sayko-psikoya bağlarmısın bilmem! ;)

Hangi ciddi bilim kuruluşu bu araştırmayı yaptı bilmiyorum ama bence Nobellikler! Okul çağında bayılan-burnu kanayan kız çocukları babasızmış!

Hayatım boyunca hiç bayılmadım ve sadece belirli yüksekliklerde kanayan burnumla acaba babam ölmedi ve Elvis ile bir adada ooh miisss gibin bir hayat mı yaşıyor leeem?! Olabilir… Du bakim mezarı açıp…

-Babasız kadınlar olarak erkekleşme eğilimindeymişiz! Olm ben de adamların poposuna niye bu kadar pandik atmayı seviyorum diyodum!

Babalı veya babasız yüzyılımızda her ne kadar ülkemiz de olmasa da kadın ve erkek eşit! Çalışıp ev geçindirmek, güçlü olmak, ampulünden, lastik değiştirmeye kadar bir takım işleri yapabiliyo olmak günümüz kadınları için normal! Sadece babasız kadınlar değil tüm kadınlar erkekleşiyor!

- Otoriteyi bilmez ve sevmezmişiz! Heee kadın dediğin mahluk erkeksiz hiç bişeyi idare edemez! Leeem babası ölmüş her kız çocuğu bilir ki annesi babasından daha otoriter bi yönetim kurar evde! Gestapo askerlerini bu annelerle eğitir!!!

-Başarılarımıza sevinemez üzülürmüşüz… Çünkü paylaşacak bir babamız yokmuş! Bu şehir efsanesini yazan kimsesizlerle karıştırdı galiba! Sahil baba dolu yavrum… Tekne bağlanmamış bi tanesine git paylaş sevincini… Ya da internette baba satan bi firma vardır, alalım evlerimizin baş köşelerine koyalım, sevincimizi paylaşacağımız bir babamız yook ühüüü olup internet ortamında bizlere laf edenlere laf vermeyelim babasız sisterlarııım !

-Güven sorunu yaşarmışız… Olabilir herkesten birazcık fazla yaşıyo olabiliriz… Bu deneyimlediğimiz tecrübeler sonucunda olmuştur. Ölmeden evvel babamın bana söylediği son söz ‘kızım 4 duvara bile güvenme’ olmuştur. Peki ben babamın sözünü dinledim miii yooo… 35’den sonra kendi deneyimlerimle laaayn babamı dinlim ben bari olmuşumdur! : )  

Babalı kadınlar herkese güveniyo galiba! Taksiciye niye bu yoldan gittin diye soran babasız kız hakkında destan yazmış bir sözlük yazarı var ki, adamı bulsam dolandıra dolandıra... Babalı veya babasız elin herifine gecenin bi vakti %100 niye güvenim leeem?! İstanbul'da taksiye binipte güvensizlik yaşayan bi bizleriz galiba... Taksici camiaaası biz babasız kadınlardan yaşadıklarınıza özür billah! 

En koptuğum efsaneler ise aşk hayatımızla ilgili olanlar. Bunların en top yazısını birkaç sene önce Reha Muhtar yazdı.  Sayko-psiko etiketimize uygun bir şekilde adamın ümüğünü sıkıp acı var mı acı diye sorasım gelir yazıyı her hatırladım da!

İlişkilerimizde şefkat ararmışız… Babalı kadınlar aramıyo demek ki! Bize mahsus bi özellik wow!

Baba özlemimizle büyük-yaşlı adamlarla sevgili olur ya da evlenirmişiz… Şimdi bu araştırmayı yapana da Nobel verilmeli!!! Ulan hiç mi yok babalı kadın yaşlı adamla evlenmiş?!

Buruş-buruş pörsük herifleri baba özlemi adı altında niye bize kakalıyosunuz leeem!!!
32 senedir babasızım en yaşlı sevgilim benden 2 yaş büyüktü!!! Ben de var bi anomali! Burnumda kanamıyo, yaşlı sevgili de yapmıyorum… Kesin benim baba Elvis ile miiis gibin cillop alemlerde!

Reha babanın yazısı öyle saçma sapanki… Yazının noktasından ve virgülünden bile şahane geyik çıkıyor!

Bizleri koruyup kollayan, güçlü, çıtır olmayan, nazlayan, arada babamıza duyduğumuz öfkemizi kusacağımız bir adam istermişiz! Seçtiğimiz adamlar genellikle kaba-sert tipler olurmuş!

Demiyo ki ben hoşgörüsüz, anlayışsız sert bi adamın kısmetime beni kabullenen kadınlar hep babasızdı, ilerde de sevgilisiz kalmamak için babasız kadın böyle adam ister diye yazdım!!!

Şimdi nedendir bilmem ama var kadın kısmısının genlerinde bi aaaaay sivri sinekten bile koru beni dürtüsü…
Babalı kadının genlerinde yok mu koruyucu erkek isterem ben dürtüsü?
Güçlü erkek yerine güçsüz mü istiyorlar?
Acizmiyiz lem biz?!?!
Madem öyle Süperman’i istiyom abiiiii !!! Güçlü olacaksa en güçlüsü olsun olm! Ofisin mutfağına bakınca Mr. Muscle olsa da olur… :pppp

Herkes bi yerden atıyo-tutuyo bizim için…
Yazılanları okusanız babasızlıktan değil efsanelerdeki akıl almaz yaftalardan sayko-psiko olursunuz…

Huzurla kimseyle yatamazlar efsanesi var ki tüm geyiklerim kifayetsiz kalıp kaçıp gittiler! Verdiğim tepki sadece Höödööö?! Olabildi! : )))

Hassasiyetlerimiz, özlemlerimiz ve belki de travmalarımız olabilir… Tramvaylarımız bile… Ama şehir efsanelerindeki gibi sayko-psiko kadınlar değiliz…
Korkularımız, kalp kırıklıklarımız, yaşıtlarımızdan önce hayata erken atılmanın yorgunluğu, erken olgunlaşıp yaşayamadığımız çocukluğumuzu kazık kadarken yaşama halleri, babalı kızların deneyimlediği ‘prensesliği’ yaşayamama veya az yaşama gibi durumlarımız olabilir… Ama Reha babanın dediği gibi patlayıp öldürme, insanların canını acıtma, adamları mutsuz etme, hınç-öfke ve kıskançlık dolu bir kalple yaşamıyoruz!

İstisnalar kaideyi bozmaz…
Ne babalı kızlar biliyorum anaaam bizlere yapıştırılan yaftalardan daha sayko-psikolar!

Şincik canlar yarın, ne kadar yaşlı-başlı adam varsa yazıyoruz… sevgilileri-kocaları şefkat gösteaaaaar bana diye deli ediyoruz, güçsüz adamları terk ediyoruz, güçlülere yöneliyoruz ama Superman benim rica edicem erkeğime sarkmayın, başka güçlülere seyirtin, orda burada bayılan-burnu kanayan kız çocuklarına azarı çekiyoruz bizi ifşa ediyosunuz diye, adamlar sıkıca bizi sarıp sarmalasınlar diye kollarına bacaklarına capon yapıştırıcı sürüyoruz… Balondur-pelür oyuncaktır aldırıyoruz, yapmıyolarsa da Reha babanın patlayıp öldüren kadınlarına dönüşüyoruz ok?

En eeen sevdiğim ve bir şekilde feyste meysete önüme gelen efsaneye yaptığım geyikle yazımı bitiriyorum efem;

Babasız kadınlar çoook güzel severmiş! Hödö sebep?
Babasız kadınlara yapıştırdığınız etiketlerden, beklentilerinizden gınna geldi artık! Bir gün sizinde ananız-babanız ölecek bizden olacaksınız cicim! Ve küçük bi sır size, geç yaşta kayıp yaşayanlar erken yaşlarda yaşayanlardan daha çok etkilenip travmatik oluyorlar… Ha haaaaa!!! Biz buradayız yarattığınız efsanelere çevirdiğimiz geyiklere bekleriz…

Babasız kadınlar çok güzel sevmeeeez, çok güzel .ikerler !
Ooooops! Anaaaam walla hak ediyolar ama yaaa!  ; )))

Hepi father deeeys canlar!

İlk defa babasız babalar günü yaşayacaklara; Alt tarafı bi gün be kızım! 18 altının ağlaması-zırlaması normaldir sonrasını Reha babaya yolluyos… :ppp ;))) 

9 Ekim 2014 Perşembe

Gezginci geldiii hanııııııım...


Yüzümde bir gülümseme bedenimde mümkün olan her şeyi görmeye çalışmanın tatlı yorgunluğuyla uyandığımda neşeliydim...
Gün geceye dönerken neşe yerini hüzne bıraktı...
Bir gezginin anlayabileceği bir kalp sızısı...


Teknolojik telefonum ülkemin saatini bana yaşatırken kol saatim döneli 24 saat olmamış ülkenin zamanını bana göstermekle kalmıyor, gülümseten anıları da hatırlatıyor...

Bir gezgin gitmeyi sever...
Dönmeyi sevmez...
Bir gezgin için gitmek kolaydır ama dönmek zordur.
Biz gitmeyi severiz. Gidip görmeyi, keşfetmeyi, deneyimlemeyi…
Farklı coğrafyaları, kültürleri, insanları, havayı, suyu, toprağı…
Tanrının yarattığı her yeri  büyük bir aşkla-özlemle görmek isteriz…
Bir gezgin hep gitmek ister, hep öğrenmek ister, hep deneyimlemek ister, keşfetmek ister, görmek ister…
İstediklerinin hepsini gerçek kılmayı başarmış olsa da dönmek istemez! :)
Bir gezgin sıradan bir turistten farklıdır... 

Coğrafyasıyla, insanlarıyla, kültürüyle son derece etkileyici bir yerden geldikten sonra mutluluk ve hüzün gezginin yüreğinde koşmaca oynarlar…
Gezginlik güzel ama zor zanaattır…

Gündeki neşe gecemde yok...
Kol saatimi ülkeme ayarlamalıyım...
Valizi boşaltmak gidilen yerin ruhta ve kalpte bıraktığı izlerine göre zor olur...
Bazen günlerce boşaltmak istemezsiniz...
Bazen çabuk ve keskin bir acı olsun diye hemen! 

Çok önceleri ayak basmam gereken bir yerden taze döndüm...
Yeni bir ülkeden gelmedim sadece yeni bir 'kıtadan' da döndüm...

Kara kıta Afrika'nın kırmızı topraklı ülkesi Fas'tan...

Bir gezgin olarak Afrika'ya adım atmak çok istiyordum...
Bir mimar olarak Fas'ı görmek...

Gezgin ve mimar benlerim 'sevdalı' döndüler...
5 günlük bir seyahatin yetmeyeceği ama koşulların şimdilerde ona yettiği bir ucundan acık Afrika'dan taze döndüm...

Yeni bir ülke, yeni bir kıta...
Gezgin yanım pek bir mutlu, azda olsa başarmış hissediyor...
Mimar yanım masanın başına geçip tasarım yapmak istiyor, üretmek istiyor...
Yazar tarafım 5 güne 5bin yazı çıkaracak kadar coşku dolu...

Kuzey Afrika'nın Afrika ülkeler birliğine üye olmayan (bir türlü neden diye sorucam sorucam diyip soramadım) ülkesi Fas beni tahminimin ötesinde etkiledi...

Masal gibi bir kıta!
Henüz kıtanın ucunun ucunu görmüş olsam da!!!

Daha önce hiç mi kırmızı toprak görmedim?
Hiç mi kerpiç ev görmedim?
Afrika'nın bu ülkesinde 5 günde 'görebildiklerimi' evet hiç görmedim!

Kırmızı toprağın üstünde 'yeşil' zümrüt yeşili gibi parlıyor...
Basit bir kerpiç duvarda bile sanat var...
Bin bir gece masallarının kanlı-canlısı…
Köşeden bir sihirli lamba çıkacak ve ben ovup Alaattin’e dileklerimi sıralayacağım…
Bir an orta çağ bir an sonra 21.yy… 
Bir taraf şehir diğer taraf çöl…
Uçsuz bucaksız kırmızı topraklar, kerpiç binalar, kaktüs bahçeleri, Argan Ağaçları…
Develer ve keçiler…
Berberiler ve Araplar…
Aynı din farklı mezhep…
Aynı dünya farklı kıta…
Duyduğun, okuduğun, duymadığın, okumadığın; ilk defa gördüğün kültürler…
Yüzyıllardır değişmeden yapılanlar…
Değişim…
Büyücüler, 21.yy teknolojileri…
Şimdi ve geçmiş…
Mistisizm…
Masal mı gerçek mi?
Her şeyin arka planında sonsuzluğa uzanan kırmızı toprak… Ve heybetli karlı başlı Atlas dağları...
Bulunduğun yere göre beyaz köpüklü dalgaların güzelliğiyle sarhoş olduğun kum ve  tuzun bedenini yaladığı okyanus!

Ben Fas'a sevdalandım...
Ben doyamadım...
Tadı damağımda, deneyimleyeceği, göreceği, tadacağı çok şey varken dönmek zorunda olan bir gezginin özlem ve hüzünlerini yaşayan bir gezginim...

Durmadan gezen biri için gitmek için koşul yaratmak, cebi doldurmak zordur ama  gidilen yer ruhta iz bırakan bir yerse dönmek gitmek için verilen uğraşlardan çok daha zor olur…

Ruhu ve kalbi etkileyen yerlerden dönünce hemen hayata atılmak zor oluyor... Kavuşmak için can attığınız şeylere kavuşmuş olmanın sevinci bile biraz buruk oluyor...

Ancak bir gezginin anlayabileceği tuhaf bir sevinç ve hüzün karışımı...

Her yeni  coğrafya, farklı kültür ve insanlar bazen kelimelere dökmekte zorlandığınız tecrübeler, zenginlikler ve aydınlanmalar yaşatır size…

Ne kadar anlatsanız da, ne kadar fotoğraflayıp paylaşsanız da bir türlü anlatamadığınız, anlatmanın ve tarifin zor olduğu gidilip görülmesi, deneyimlenmesi gereken ‘şeyler’ olur. 

Fas'ta öyle bir ülke...
Ne kadar etkilenmiş olsam da 5 güne 5bin yazı çıkaracak coşkuya sahip olsam da 'anlatmakta' zorlanacağım şeyler olacak...

Tahminimden de keyifli bir seyahat oldu...
İlgim, merakım kamçılandı...
Bakmam-görmem-önceliklerim değişti...
Bir tür aydınlanma yaşadım... Kara kıtanın kırmızı topraklı ülkesi ben fark etmeden beni aydınlattı! 

Gün geceye döndü...
Odamdan gözüken tayni boğaz manzarası dolunayla aydınlanırken ben hüzünlü bir gülümsemeyle pencereden gözlerimin önündekileri değil, gözlerimi kapamadan da görebildiğim  geldiğim müthiş ülkenin coğrafyasını görüyorum...

İstanbul ışıl ışıl...
Dolunay nefis...
Tayni boğaz manzaram daha da nefis...
Ancak benim gözlerimde sonsuza uzanan kırmızı topraklar var...
Argan ağaçları ve kaktüsler var...
Benim gözlerimde benimle benzeşen ve ayrışan bir kültürün tadı damağımda kalan izleri var...
Benim gözlerimde hüzün var...
Benim gözlerim de yaş var...

Cuba'ya duyduğum sevdayı Afrika'ya duyacağımı tahmin etmezdim!
Ben yine uzak bir diyara sevdalandım...
Ben yine bir ülkeye ama bu sefer ek olarak bir kıtaya da sevdalandım!

Hüznüme eşlik etmesi için bir kadeh şarap aldım yanıma...
Birazdan  pencereyi açacağım ve baharat, tuz ve kum kokusunu duymaya çalışacağım…
Hüzünlü bir şekilde şehrin ışıklarına bakıp pencereyi kapatıp, dönmenin acısını yaşayan her gezginin sızlayan kalbi ve ama aynı zamanda da ucundan acık olsa da yeni bir yer görmüş olmanın mutluluğu ile hayaller kurarak uykuya gideceğim…

Gezginlik zor zanaattır...
Hele gittiğiniz yere sevdalandınız mı, ve o yer ha diyince gidemeyeceğiniz bir yerse, Mecnunun gezgin versiyonunu yazar durursunuz...

Gitmeleri sever dönmeleri sevmeyiz...
Yeni coğrafyalar, kültürler ve insanlar tanımayı severiz...
Bizi gidip görmeler kadar hiç bir şey mutlu edemez...
Dönmenin hüznü gezginliğin kitabında vardır...

Gözlerimde kırmızı topraklar, kulaklarımda tam tam sesleri, burnumda baharat ve tuz kokusu, gözlerimde mutluluk ve hüzün elimde geldiğim toprakların kırmızı şarabı...

Gezginlik zooor zanaattır...
Yürekten gider yürekten döneriz...

Yakında gezginozyozborn'da Fas'ı okuyacaksınız... 5bin yazı çıkar mı bilmem ama yazacak çooook  şey var... :)

Gitmeleri seviyorum, dönmeleri değil... :( 

PS: Gezginler için psikolojik destek veren bir yer olmalı… İçindeki doyamama duygusunu, gitmenin mutluluğu ama dönmenin hüznünü ve  bir daha gidip görebilecekmiyim korkularını bastıracak, hesap kitap yapıp doluya koysan olmuyor boşa koysan hiç olmuyor oraya gidemedikten sonra ben bu parayı neden kazanmak için yırtınıyorum sorunsallarına destek verecek falan filan… :)

10 Eylül 2014 Çarşamba

Babalarıma

Bugün tam 31 sene oldu...
Ooow uzun zaman... çok uzun zaman...
Modalar değişti, arabalar değişti, artık uzaktan kumandası fişe takılan videolar yok... 
Hiç bir şey bıraktığın gibi değil...
Sadece giderken ruhlarımızda ve yüreklerimizde açtığın yara aynı...
Aslında o da aynı değil...
Özlemin de aynı değil...
Eskiden sana duyduğum özlemle şimdikisi farklı...
Gidişinin ruhumda kopardığı fırtınalarda farklı...
Zaman herşeyin ilacı denir...
İlacı değil, yaşarken ihtiyaçlar, özlemler, beklentiler değişiyor değiştikçe de gidişinin tarifi olmayan hissi şekil değiştiriyor...

Bu yaz, amcam çok hastalandı... Biraz ölümle c-eeleştik...
Çeşme acil serviste sıra beklerken koluma yapışıp gözlerini berktirip nefes alamaz duruma gelip, ben can hıraş acili yardım ediiiin yardııım edin ne duruyosunuz diye bir birine kattarken fark ettim ki, babam o! 

Bu yaz bir kaç defa ona 'baba' dedim.
Sonra pardon dedim...
Yıllardır ona daddy diye seslenirim... Ama kendi ana dilimde, gerçek anlamıyla bu yaza kadar hiç öyle seslenmemiştim ona...
Daddy demek farklıydı baba demek farklıydı... Onu hem mutlu edebilir hem de yüklediği sorumlulukla ağır gelebilirdi... Ve öz babama da ihanet etmek olabilirdi...
Karışık yani... Anlamanız zor... O yüzden pardonlar...

11 yaşıma kadar herşeyimde yanımdaydın...
Bezlerimi değiştirdin, sensizliğe dayanamıyorum, ateşlenip yataklara düşüyorum diye inşaatlarını bırakıp zamanın 'ulaşım' yokluklarında yanıma koşup durdun... 
Okumayı-yazmayı seninle öğrendim...
Senin rapidolarını kıra kıra mimar olmaya karar verdim...

En ihtiyaç duyacağım yaşlarda gitmek zorunda kaldın...
Ve en deli çağlarımı o devraldı!
Sen varken de hep o vardı aslında...
Ankara'da tedavi görürken her haftasonu benim için Samsun'a gelir, pazarları Oskar'a gider tandır yerdik! 
Baba özlemimi bastırmak için, bekarlığı seçmiş bir adam yeğeni için yol yapardı!
Seni görmeye Ankara'ya geldiğimde ilaçların etkisinde bilinçsizce yattarken, babasının onu tanımamasını anlamayan ve huysuzluklar yapan yeğenini bir günde 3 defa Vakko'ya götürüp bu yaşımda yaşayamadığım alışveriş deneyimlerini yaşatan oydu...

İlk aşkımdan ayrıldığımda aşk acımla evi terk edip (ne terk etme Çiftlik caddesinde 4 tur atmaca evi terk etme oluyodu o zamanlar) sokaklara düşüp beni arayan oydu...

Ergenlik öfkelerimi, meslek ve okul seçim krizlerimi hep o yaşadı...
Üniversiteye teslim ederken sarılıp gözleri dolan oydu...

Başarılarımı ve başarısızlıklarımı, deliliklerimi, kredi kartı borçlarımı, harçlıksız kalıp aç kalmalarımı gideren hep oydu...

Bana dünyayı sunan da oydu...
İlk okul 2'de hayatıma Van Gogh'u sokan oydu...
12 yaşımda Aya İrini'de ki ilk klasik müzik dinletime götüren de oydu...
Nazım'la tanıştıran da oydu...
Dünya sineması-tiyatro-ressamlar...

Rakıyı içmeyi de öğreten oydu!
Öyle tek araba kullanarak araba kullanma öğrenilmez diyip şantiyedeki bütün arabaları kullandırtıp araba kullanmayı da öğreten oydu... Bi otomatik öğretmedi... Hep düz düz... :)

Son inşaat işimizde daha kesit almayı yeni öğrenen bebe mimarlık öğrencisiyken beni masanın başına geçiren de oydu...

Mezuniyet projemde manyak bi arazi seçtiğim için bana sabırla yol hesabı yapıp, yol yapmayı da öğreten oydu. O yüzdendir otobanlarda bok atmam mühendislerine...

Bu yaz gel-gitli bir yazdı...
Eli ellerimde kimi zaman cansıza yakın durdu...
Ve ben hep bildiğim ama ilk defa kıyısına gelip gözlerimle gördüğüm şeyden çok ürktüm; Onu yitirdiğimde 2. defa baba kaybı yaşayacaktım...

Çeşme dar geldi bu yaz...
Deli rüzgarları ruhumun fırtınaları yanında üfürük gibi kaldı...
Korkularım sardı sarmaladı beni...

Ve o baba yarım değil babam oldum.

Bugün 31 sene oldu...
Seni unutmadım... 
Bana daha hayattayken onu verdin...
Seni sevdiğim kadar onu da çok sevmelerimi hiç bir zaman kıskanmadın...
Elinde ayakkabıları merdivenlerden sessizce kaçardı ben arkasından 'Pıtkacııım, pıtkaacııım' diye ağlardım...
Hiç bir zaman amcama duyduğum sevgiden yüksünmedin...
Sen kızarsın diye ona gidip söylediğim şeylere sadece şımartıyorsunuz diye tepki verirdin...

Şımarmadım...
Şımartılmadım...

Ölmeden 15 gün önce sen, amcam, babanem ve ben oturuyoduk ve ben senden çok amcamı seviyorum demiştim...

Hep tedavi için İngiltere'de yada Ankaradaydın...
Her koşulda yanımda olan oydu ve sana duyduğum özlem ister istemez sana karşı öfkeye dönüyordu...

O gün seni kırdım di mi?
Aslında seni daha çok seviyordum biliyordun dimi?... Seviyorum...
Bunu söylememe gerek yok...
Yok ama 31 sene sonra yeniden 'baba' diyebilmek güzel...
Küsme bana...

Sensizliğe alıştım...
Sadece çok aşık olup, aşkından yara alınca sana sarıyorum...
Küçük çocukların babama söylicem babanı dövcek tribi gibi bişeye giriyorum galiba... :)

Çok aşık olmazsam sorun yak yani Yavuzcum... ;) 

Geçen sene hayata bir kayıp deneyimi yaşamayla geldiğimi Çiftlikköy'de dolunaya karşı rakı içerken 'aydınlanarak' anlamıştım...
Beni doğurur doğurmaz ölümlerden dönen annem ya da sen...
Kaderimde çocukken bu deneyimi yaşamak varmış... Bunu anlamam neden 30 sene sürdü bilmiyorum ama gidişinle barışığım artık...

Mezarının etrafındaki bi sürü bebek mezarlarını seni görmeye geldiğimde hala kıskanırmıyım bilemiyorum... O orda gelişen ruh durumuyla alkalı... :))

Heey herşeyi birden kabullenemem! :)
Azcık kapris hakkım olsun...

Biraz karışık bi yazı oldu...
Bi af dileme yazısı belki de...
Amcayı 'baba' olarak gördüğüm için darılmandan korkma yazısı...

Sen mi o mu?
İkinizden de vaz geçemem... Ama olur da gelsen sımsıkı sarılır ve bırakmam seni... 

Heeey bi ara bi zahmet rüyalarıma gir! Senelerdir girmiyorsun... Belki de girmediğinden arada 'arıza' kadın moduna bağlıyorum... Bi özlem gidersek geçecek belki arızalar... ;)

31 sene önce bugün hayatımın en boktan pazarıydı!
31 sene sonra bugün bir sürü koşuşturmalı telaşeli bi iş günü...

Yaş ilerleyince acılara tahammül daha zorlaşıyor...
Küçüklerin dirayeti yok büyüklerde...
Acı da olsa tatlı da olsa ağaç yaşken eğiliyor...
11 yaşındaki küçük kız çocuğunun ketumluğunu, sabrını çok arıyorum bazen...
Sahi o benmiymişim diyorum...
Benmişim...
E ee o zaman... 
;) 

15 Mayıs 2014 Perşembe

Sizin hiç babanız öldü mü?

Soma'nın 3. günü...
Yaşanan felaketi içselleştirmiş durumdayım...
Küçükken babasını kaybetmiş biri olarak, babasını kaybetmiş onca çocuğun acısını yüreğimde yaşıyorum...

Yeniden 11 oldum...
Yeniden sabah çocuk olarak uyanıp akşam yetişkinliğe adım atmış ben oldum...

İyi kötü yaşam şartlarına rağmen umutları, hayalleri olan, mutlu olan o çocukların kayıplarını, yok kalmalarını yaşamaya başladım...

Pespembe bir hayatın kömür karasıyla kararmasını yüreğimde hissederek yaşıyorum.

Eş, anne, kardeşler için de zor ama bir çocuk için babasını kaybetmek yaşı kaç olursa olsun çok zor. Ve bu çocuklar küçükse dahada zor...

Baba güçtür, evin direğidir, mutluluktur, birliktir, güvendir, paradır, gelecektir, sevgidir, bir kız çocuğu için aşktır... Baba öyle çok şeydirki, o gidince çıplak kalırsınız... Tecrübelerimle gördüm ki bu çıplak kalmanın yaşı yok... 60 yaşındaki de yok kalıyor 5 yaşındakide... Ama 5 yaşındakinin çıplaklığı daha bir derin oluyor... Teninin sıyrılıp kemikleriyle kalması gibi...

Yetim kalmak nasıl anlatılır ki...
Dünyayı önünüze sunsalar içinizde bir yer hep sızlar...
En mutlu anlarınızda o yokluk içinizi kavurur...
En acı zamanlarınız daha fazla acıtır canınızı... Yalnız hissedersiniz kendinizi, korumasız...
Hep bir eksik, hep bir yarım...
Hep dinmiyecek bir özlemle yaşamak nasıl birşeydir bilirmisiniz?
Kokular, sesler, renkler, mekanlar... bir ömür boyu o özlemi hafifletecek izleri sürersiniz... Ama hafiflemez... Hafifleteyim derken daha beterde olursunuz...

Her ölüm her kayıp zordur...
Ama böylesine bir trajediyle yaşanan...
Cesetleri tespit edemedikleri için insanlara fotoğraf gösteriyorlar...
Hiç hayatınızda morga girdiniz mi bilmiyorum...
Ben ilk defa 11 yaşımda girdim... Babam için...
Ailem yaşlı olduğu için 36 yaşıma kadar bir çok defa girmek zorunda kaldım.
Tek torundum, tek yiğendim...
Gözleri kapama görevi hep benim oldu...

Büyük amcam öldüğünde koskoca 36 yaşındaki  ben içimdeki çocuğa yenik düştüm... Korktum... Ve kaçtım! Saray Devlet hastanesinin morgunun küçük koridoru bitmek bilmedi... Yapamadım, görmeye dayanamadım, gözlerini kapayamadım... O küçük koridordan çıkışa deli gibi koşmaya başladım... Filimlerdeki ağır çekim sahneleri gibiydi! Çığlık atarak kaçmak istiyordum ama yaptığım şey yaşıma yakışan bir hareket değildi, utanıyordum ama kaçıyordum... İçimden çığlıklar atarak sadece koştum annemin kucağına bıraktım kendimi... Korktum anne yapamadım dedim... Bu sefer yapamayacağım...
Amcam kalpten ölmüştü!
Korkacak bir hali yoktu! 
Ama korkmuştum...
Onca insana yaşatılan işkenceyi düşünün! Bir sürü kötü durumda ceset fotoğrafları ekrandan akıyor ve siz yakınınızı teşhis ediyorsunuz!
Ne trajedi!
Her 'son görev' görevimi yaptıktan sonra 1 hafta kendime gelemem... Rüyalarıma girer sevdiklerimin cansız son bakışları... Tuhaf korkular, panikler yaşarım... Işıksız uyuyamam, yastığın altına bile elimi uzatamam vs... Sonra geçer normal ben olurum... Bu insanlar onca feci görüntüden sonra nasıl toparlanacaklar? Gözlerini kapadıklarında gözlerinin önüne neler gelecek? 

Ölenler ayrı bir işkenceyle öldü, yakınları daha farklı bir işkence yaşıyorlar...

Düşünmeden edemiyorum...
Düşündükçe kalbim sıkışıyor, gözlerimden yaşlar iniyor...
Onca çocuğun ihmal uğruna yetim kalması canımı çok acıtıyor...

Bir ailenin kayıp yaşaması ne zordur...
Ben şanslıydım benim amcalarım beni çocukları gibi gördü...
Şimdi onca çocuk aile konusunda şanslılar mı acaba?
Babaları belki okutacaktı onları, amcaları-dayıları sorumluluk artık bizde diyip sahip çıkacaklar mı onlara yada sırtlarını mı dönecekler...

Ben bunları düşünüyorum 3 gündür...
Yetim olmak yok kalmaktır... YOK! Aklınıza gelecek herşeyden yok kalmak!
Para-pul imkanlar olsada yok kalırsınız...

Babam öldüğünden beri annemle ben birlikte sofraya oturmayız...
Canımız acır...
Babam öldükten sonra sofrada onun boş yeri boğazımıza lokmaları çok dizdi... Ve bizde sözsüz bir anlaşma yapmış gibi bir daha beraber oturmadık sofraya...
30 senedir ayrı ayrı yeriz... 
Annemle ben bir aileyiz ancak 'yarım' bir aileyiz... Karşılıklı sofraya oturmak eksik yanımızı hatırlatır bize... O yüzden evde hiç karşılıklı yemek yemeyiz... 
Birlikte sofraya oturma alışkanlığımızı 30 sene önce babamla gömdük...
Bu size tuhaf gelebilir ama öyle... Bazı şeylerin açıklaması yoktur... Can acıtır hatırlatır ve yapmayı bırakırsınız...

Kaç evde sofradaki boş yer lokmaları boğaza dikecek...
Kaç çocuk ailesi tarafından sahiplenip kömür karası olmuş pembe hayatına isli de olsa dönebilecek?
Kaç kadın dul kadınlığın yükünü acısıyla sırtlayacak?
Kaç anne yiten giden evladının acısıyla ömrünün sonuna kadar yaşayacak?
Kocasını ve evladını aynı anda kaybetmiş kadın nasıl güç bulupda çocukları için ayağa kalkacak?

Çok soru var...
Düşünülmesi gereken çok şey...
Ve hepsi iş kazası ve kader sonucu...

Sizin hiç babanız öldü mü?
Benim bir kere öldü kör oldum...

27 Mart 2014 Perşembe

Uykusuz her geceeee...

Ev alma komşu al serimize yeni komşuyla devam ediyoruz.
Anladığım kadarıyla piyangodan para çıkıp üst katı almadığım sürece komşu yazı dizim çook uzun soluklu olacak... :) 

Orta yaşlı karısı Arjantinli olan çift taşındı... Kirada anlaşamamışlar! 
Onların yerine ünlü bir araba markasının Nişantaşı şubesinin şeysi taşındı.
Oğlan benimle yaşıt galiba...
Sosyetik dergilerde, gece hayatında baya bi ünlü...
Googlda adını yazınca uuuw beybi ne fotolar-ne haberler çıkıyo!

Bekara niye ev verilmezi bu yaşta anladım!
Bekar, köpeği var ve 'nişanlım' adı altında bi hatun. Bu hatunlar birken 2 oldu ama! 
Anam ben flört bile bulamazken herif 2 nişanlılı!!!! Allah çirkin kısmeti versin walla...

Evimizin yalıtım sorunu var.
Yan komşu-alt komşu aksırığımız tıksırığımız, pırtçıklarımız birbirimizde...
Böyle bi binada köpek ve topuklu ayakkabıyla yürüme fentazisi olmak tahmin edersinizki çok rahatsızlık veren bi durum!

Köpek Çin buldoğu... Kırış kırış suratıyla pek bi sevimli. Köpek sever biri olarak bayılıyorum ona, ama gel gör tırnaklarının zeminde çıkardığı o ses yok muuuuuu?!?!

Hadi gündüz bir şekilde tahammül ediliyor ama, gece yatmayıp oturmayı tercih eden yeni kiracı yüzünden o köpek gecenin üçünde tepemizde koştukçaaaa, köpek severliğim gidiyor, hayvanın tırnaklarını kerpetenle sökmek isteyen bir cani geliyor! 

Adamın 'nişanlıları' topuklu ayakkabıyla dolanmayı seviyorlar.
Aslında bi tek onlar değil, evde 7x24 Ermeni bi hizmetli olduğundan eve giren çıkan herkes ayakkabıyla dolanıyor! Erkeklerinki normal bi ses çıkarsa da platform ve 'çivi' topuk ayakkabıları giymeyi tercih eden kadınlarının topuk sesi tahammül sınırlarını zorluyor!

Kibarca rica ettik, dedikki tüm ses bize iniyor... Evi halı kaplatın... Ok dedi adam...
2 hafta geçti nerden halı siparişi verdiyse tık yok!
Yarımdan sonra tüm apartman sessizliğe çekilirken bunlarda hareket başlıyor...
Esmer nişanlı bi gece klübü iştetmecisi mi nedir, yoksa pavyon gülümüdür töbe töbeee, saat 1-1.5 sularında çivi topuklarıyla tepemde koşturarak hazırlanıyor ve çıkıyor gidiyor... Sonra sabah 3 sularında veya 5'de eve geliyor tak tak taaaak sesleriyle bizi uyandırıyor... Eve biri geldi yaşasın diye sevinen köpek tırnaklarını beynime batırarark neşeyle dolanıyor! 

Gel kaçan uykunu yakala ve uyu! 

Yalıtım sorunu olduğunu bizde fark ettik diyen yeni kiracının duyarlı davranmasını beklemek her halde bizim saflığımızdı!

Yönetci ben napim diyor, 5 bin lirayı cebine atan mal sahibi sizin için düzgün kiracı bulmaya çalıştım, çoluklu çocukluya vermedim diyor!

Ulan çocukluya kiraya versen çocuk bi saatte  yatacak ses gidecek! Bunlar vampir türü olduklarından gece uykusuz gündüz uykulu hayata geçtik sayelerinde!!!

Önümüzdeki hafta avukatım aracılığıyla ihtarname göndereceğim...
Sabahın bilmem kaçında polisi aramak annemin yüreğini daha beter çaptıracak... Arayamıyorum polisi...

Ey insanoğluuuu, sizden ricam azcık ev yaşantınızdaki seslere dikkat etmeniz. 
Herkesin ses duyarlılığı farklıdır. 
Evde hayvan beslemek, topukluyla yürümek, müzik dinlemek vs... Herkesin bir şeylere hakkı var ama 30 senelik ses yalıtımı olmayan bi binada yaşıyosanız haklar-hukuklar biraz daha özen istiyor...

Napim şimdi? Tavanda topukluyla yürüme denemesimi yapim?
Sabahın 3'de 5'de eski bi metalci olarak son ses müzik sestini açıp solomu dinletim apartmana?
Bi hayvan sever olarak psikopata bağlayıp köpeğin tırnaklarını mı sökim?
Vuduuu büyüsü yapıp kadının topuklarının kırılmasını sağlayıp kötürüm mü yapim onu?

Üstünüzde çatı dublexi varsa o evi almayın-kiralamayın!
Oha paralı kiraları paralı ama kültürsüz hödükler tutuyo...
Terlikle dolanmak bayalık geliyo olabilir ama alt komşuyu uykusundan etmek bişeycik olmuyo galiba?

Evrene gönderdiğim yeni dilek, üst katı alacak para. 
Annem her gece seslerden uyanmaktan kalp çarpıntısı yaşamaya başladı...
Ajda'dan Uykusuuuuz her geceeee'yi itaaf ediyor, pzt. avukatıma para kazandıracak üst komşuma lanetin bin birini yolluyorum! 

;) 

8 Ocak 2014 Çarşamba

İğne-iplik...*

Elimde bir terzi hikayesi var...
Yayına hazırlarken çocukluğumun olmazsa olmazları terzileri düşünmeden edemedim...

Bizim zamanımızda hazır giyim çok gelimemişti...
Mudo'nun açılması ergenliğime denk gelir...
Vaaay Mudo açıldığında ne mutlu olmuştuk... Ankara'ya gitmek alışveriş etmek pek bi in pek bi moda bişeydi...

Pantalonlar-kazaklar mağazalardan alınırdı alınmasına ama, aile geleneğimiz özel terzilerin elinden çıkma ceketler-mantolar-etekler olmadan da olmazdı...

Kendimi bildim bileli ceket giymeyi çok sevmişimdir...
Model model, kumaş kumaş hep özel dikim ceketlerimle endam edip durdum üniversiteye kadar... 

Ben bir yerlere gittim, onlar yaşlandı, öldüler...
Ara ara ceket aşkım için yine terzi yolu tutsam da pek başarılı olanlarıyla buluşamadığımdan özel dikim sporundan-abiyesine ceket sevdam askıya alındı...

Çocukluğumdan gençliğime kapısında sıraya girilen terzilerle büyüdüm...
Biz hiç sıraya girmezdik... Anneannem sayesinde hoop beklemeden müşteri olurduk.
O tayyörlerin-döpiyeslerin kadınıydı...
Terzilerin baş müşterisi oydu...
Baş müşterinin çocukları ve torunları olarak ayrıcalığımızı yaşardık...

Çok severdim çocukken terzilerin atölyelerini...
Top top kumaşlar...
Kocaman ahşap cetveller...
Yeni ama bakmaktan eskimiş  orjinal moda dergileri ve yerlerde kırpık kırpık kumaşlar...

Annemin veya benim prova saatimi beklerken oynayacak çok şey bulurdum o atölyelerde...

Onlar sıradan terziler değillerdi...
Tasrımcılardı...
Sen eline alıp bu model diye tepişsen de sana gideni kibarca söyleyip 2 dk da senin için eşi olmayan bir şey tasarlarlar, ölçülerini alıp, biçmeye başlarlardı...

Anneannemin İzmir'li bir terzi hikayesi vardır... İzmir'in en ünlü terzisidir bey...
Anneannem ince uzun fıstık bi yavru...
Terzi anneannemi görünce masaya çıkartıp, işte bu işte bu çalışmak istediğim vücut bu diye haykırmaya başlamış...
Müşteriler anneanneme hasetle bakarken anneannem, zayıflığının utancıyla ben beni kilolu göstereceğiniz kıyafetler yapmanızı istiyorum demiş...
O zaman zayıflık ayıp bişi... :)
Adam yıkılmış... 
Manken gibi yavru kilolu görünmek istiyor!
Orta yolu bulmuşlar bir şekilde ve yıllarca anneannem herkesi hayran bırakan şıklığını-zarifliğini o beyin diktikleriyle sürdürmüş...

Dostu terziler...
Mutlulukların-dertlerin paylaşıldığı...
Belki biraz sırdaş, belki biraz psikologlardı...

Giydiğiniz şeyde el emeği yoktu sadece dostluğunda izi vardı...
Gün boyu bir sürü insana değen, dinleyen, diken, sizi en güzel yapmaya uğraşan o emektarlar artık hayatımızda yoklar...

Varsalar da eskisi kadar değil...
Hayal gücü geniş bir çocuk için ne zenginlikti, ne eğlenceydi o atölyeler...
Koskoca kadın oldum hala severim o atöyleleri...
Bir sürü kumaş, bir sürü kesilmiş-biçilmiş parça...
Bana dağınık-karmaşık gelen kaosun düzeni...
Çok severim eskide olsa moda mecmuası karıştırmayı...
Hele çook eski yılların dergilerine bakmak çok hoşuma gider...

Özledim, mezura ile ölçülmeyi, küçük bir kalemle küçük bir kağıda ölçülerimin not düşülmesini...
Özledim üstünde iğneler duran bir kumaşı giymeye çalışırken hafif hafif batan iğnelerin tatlı sızısını...
Özledim üstüme göre, el emeği-dostluk ve sohbetle dikilmiş değdiğimde içimi ısıtan kumaşı...
Özledim masadan sabunu ve büyük makası alıp parçalarla oynamayı...
Özledim kumaş parçası elde, düğme ve astar aramayı...
Özledim, dostları...

*Sevgili Hasan amca özledim senin kruvaze ceketlerini, herkesin bakıp bakıp durduğu mantolarını...
Bir prova süresinde hayal gücüme renk ve çeşitlilik katan atölyeni...
Nur içinde yat...
Ve bana senin gibi muhteşem ceketler diken bir terzi adı yolla meleklerle! Ceket aşkım kabardı bu yazıyı yazarken! :)