Ozborn'dan Merhaba...

Ortaya karışık, akla, yüreğe ne düşerse buraçta...

Etiketler

17 Ağustos 2007 Cuma

Kadınlar F1'i neden sever?

Kadınlar F1’i neden severler?

Neden?

Bilmem ! Severler işte…

Her konuda olduğu gibi motor sporları konusunda da kadın-erkek ayrımı yapılmasına karşıyım… Sadece bir işi yapmaya üşendiğimde ayrım yapıp ‘Bu iş erkek işidir’ derim. O yüzden kadınlar neden F1 severi nasıl açıklayacağım bilmiyorum.

Arabalar sırf erkekler kullansın – sevsin diye yapılmamışlardır ki. Var olan ulaşım-nakliye ihtiyacını karşılamak için icat edilmişlerdir…

İlkokul düzeyinde okuması yazması olan, kullanmasını engelleyecek bir uzuv problemi olmayan her cins kullanabilir ve sevebilir… Ve bu sevgisi, ilgisi birazcık fazla olanlar da motor sporlarına ilgi duyarlar…

Her erkek futbol sever diye bir kanun olmadığı gibi her erkekte motor sporlarını sevmez ve her kadında sevebilir…

Sever işte !

Hım tahmin ettiğimden daha kısa bir yazı oldu. Yazık o kadar da sayfa ayırmışlardı bana…

Gerçekten neden? Hım soruyu değiştirelim, bakalım cevabı verebilecek miyim o zaman…

Peki ben neden ve niçin seviyorum?

Öyle müthiş, özel, etkileyici bir cevabım yok… sadece arabaları, hızı, gücü, zafer duygusunu, lastik kokusunu, yüksek süratte devirli arabaların motorundan çıkan o güzelim sesi seviyorum işte…

Kendimi bildim bileli motor sporlarına tutkunum…Bu tutkum nereden geliyor?

Araba tutkum ailemin arabalarıyla oynayarak, bide bana durmadan yurtdışından bebeklerden daha fazla taşıdıkları oyuncak arabalarımla başladı… Yaşıtım bir oğlan çocuğundan daha fazla arabam vardı !

Zaman geçti, büyüdüm artık garajdaki arabaları ‘kullanıyormuşum’ oyunu oynama yaşından çıktım… Ve bir gün araba meraklısı biri olarak kaçınılmaz olan oldu ve hayatıma F1 girdi… sevdim F1’i…

Hayatıma nasıl girdi?, nasıl keşfettim… hatırlamıyorum…

Formula 1 sevme nedenlerimi biliyorum;

Formula 1’i diğer motor sporlarından ayıran bir çok özelliği vardır… Bir kere motor sporları dünyasının en büyük organizasyonu. 18 ülkede 11 takım ve 15 pilot tarafından yarışılan Formula 1 ‘en fazla izleyici’ toplayan motor sporları etkinlikleri arasında tartışmasız ilk sırada yer alıyor ve Formula 1 yarışları dünyanın en süratli motor sporları etkinliği olma özelliğine sahip. Yarışlarda ki ortalama sürat 180-190 km/st. Elverişli düzlüklerde bu sürat 300km/st üzerine rahatlıkla çıkabilmekte…

Heey düşünün sürati… araçlar 0-100 km/st sürat akselerasyonunu 1.2 saniyede gerçekleştiriyorlar ! Standart ve süratli Porche, Maserati ve Ferrari gibi yol otomobilleri bu süreye 4, diğer sıradan otomobiller ise 10-15 saniyecikte ulaşabiliyorlar… Ayağınızı gaz pedalına değdirdiğiniz anda teknoloji, güven, ustalık, ekip ruhu, işçilik, emek, mühendislik…vs. gibi bir çok bileşenin bir araya gelmesinden oluşan gerçek bir mucizeyi yaşıyorsunuz… Tabi bizler yaşayamıyoruz sadece tanık oluyoruz…

Formula 1 sadece insanların hız, yarış, zafer duygularını tatmin etmeye yaramıyor. En süratli motor sporu etkinliği olmasından dolayı araba üreticileri yüksek süratte, güvenlik, sağlamlık, güçlü motor, aerodinamik, yol tutuşu, iyi lastik, en iyi performans yakıt ve yağ gibi bir arabanın olmazsa olmazları üzerinde kapalı kapılar ardında sır gibi saklanan araştırmalar ve üretimler yapıyorlar… F1’den alınan deneyimlerle bizim sıradan binek otomobillerimiz her geçen zamanda daha iyi oluyor… Mesela Ferrari’nin son modeli geçtiğimiz yıllardan F1’de Ferrari’nin elde etmiş olduğu tecrübeler doğrultusunda tasarlanıp, üretilmiş standart bir sürat otomobilidir.

Mühendislik, zeka ve bilginin ötesinde Formula 1 büyük paraların konuşulduğu ve harcandığı bir spor. Yatırımcılar, sponsorlar, üreticiler, yayıncılar… Orta sıralarda ki bir takımın iddiasız yarışabilmesinin maliyeti en az 1.5 milyon dolardan başlıyor. İddia arttıkça maliyet artıyor. Pilotlar ve takımlar şampiyonasını kovalayan ekiplerin bütçeleri rahatlıkla 15 milyon doları aşıyor…

Formula 1’i dünyada bu kadar tutulmasına ve sevilmesine neden olan başka şey de global bir spor olmasıdır… Fransız markalı bir takımın İspanyol pilotu olabiliyor mesela…

Peki örnek size; Renault takımı, Fransız’dır. Ama onun adına yarışan pilotları GIANCARLO FISICHELLA İtalyan, FERNANDO ALONSO ise İspanyol…

Formula 1 holiganlığın ve ırkçılığın yaşanmadığı nadir bir spordur… Farklı takımları tutan farklı ülkelerden gelen taraftarlar yan yana oturarak takımlarının bayraklarını, flamalarını sallayarak çok güzel bir renk armonisi oluşturarak yarışı izlerler… Bilirler F1 mekanik bir şeydir. Nerde ne zaman ne olacağı, kimin kimi nerde geçeceği, başarılı ve başarısız olacağı, kaza yapacağı bilinemez…

Bilirler sadece pilotların değil, motorların, lastiklerin, pitstop taktiklerinin, teknisyenlerin ve mühendislerin de yarıştıklarını…

Buraya kadar teknik nedeniydi… Gelelim çekici kısmına…

F1 dünyasında yarışan pilotlar, görev alan mühendisler ve patronlar Allah için hepsi son derece yakışıklı, yetenekli, zeki ve işlerinde ki en başarılı erkeklerdir… Ha tabi cepleri de güzel bir şişkinliktedir…

Formula 1 pilotları, genç, yakışıklı ve sportmendirler… Yarış sırasında maruz kaldıkları G force yüzünden her gün antrenman yapmak zorunda olduklarından ne kadar sıkı ve çekici bedenleri olduklarını bir düşünün ! Bu çekiciliğe sahip oldukları imkanlarda eklenince…

F1 pilotlarının yüzyılımızın beyaz atlı prensi oldukları söylenebilir. Mesela Red Bull Racing için yarışan İskoç pilot David Coulthard geçmiş senelerde McLaren/Mercedes’de yarışırken, özel jetiyle hoşlandığı hatuna, bayağı büyük bir elmas yüzük göndererek kalbini kazandığında biz F1 hayranı kadınlarıda ‘aaah ah… nerde böyle beyaz bir F1’li prens’ diye iç geçirmiştik…

Monaco’da saray yavruları, son model arabalar, yatlar, katlar…

Eğlence ve şaşayıda unutmamak gerek…

Çok zengin ve pahallı bir show olduğundan dünyanın her türlü lüks tutkunları Formula1’e çok meraklıdır. Aklınıza gelebilecek her türlü ‘şaşa’ya ve lükse şahit olabilirsiniz Formula 1’de.

Şaşa’nın sınırı yoktur… mesela; bizim güzelim parmaklarımız, gerdanımız dururken, McLaren-Mercedes takımının sponsorlarından kuyumcu Steinmetz bu yıl sponsor olduğu pilotların direksiyonlarını pırlantayla donatmış…

Sadece dünyanın en hızlı arabalarının ve onları kullanan pilotların gösterisi yoktur Formula 1’de. Dünyanın en zenginleri, Prensler, en ünlü mankenler… Formula 1 seyircilerindendir. Padok alanının etrafında yer alan helikopter pisti dünyanın dört bir yanından gelen ünlü-önemli ve zengin misafirleri taşıyan helikopterlere ev sahipliği yapar… Birbirinden çekici adamlar ve güzel kadınlar son derece şık bir partiye gelmişler gibi ellerinde şampanya kadehleriyle salınırlar padok’ta. Padok alanına girmek ve oradan yarışı izlemek kolay değildir. Ya üst düzey tanıdıklarınız alacak ve davet edileceksiniz ya da şişkin cüzdanınızdan iyi bir miktar çıkacak !

Ünlü pilotlarla yemek yemek istediğinizde bununda fiyatı seçtiğiniz masaya göre 4 bin ile 7 bin Euro arasında değişiyor… Öyle bir bedel ödedikten sonra tatlı olarak yemek yemeği seçtiğim pilotu yemek isterim ben !

Formula 1’i sevmeniz için bir çok neden var gördüğünüz gibi… İster arabaları, süratin sevin ister iki hafta da bir dünyanın çeşitli Ülkerlerinde ki yarışlardaki şaşayı…

Ha bu arada bilim adamları Formula 1 araçlarından çıkan titreşimlerin kadınları tahrik ettiğini söylemişler…

Gördüğünüz gibi F1 dünyadaki en güzel, zevkli, tatmin edici motor sorudur !

Ah birde günün birinde bir kadın pilotta görebilsek pistlerde…

Biiiiiuuuuuuuwww…

Aslında kadınlar her türlü gücü severler... Formula dünyasında da maddi-manevi ve duygusal olaraktan bi sürü güç vardır... Ve buda kadınların motor sporlarını sevmeselerde Formulayı sevmesine yeterdir !
Kontrolsüz güç güç değildir ama...
;)



16 Ağustos 2007 Perşembe

Ferrari'nin Ferrariciye ettiği !!!

Yok abi yok !!!
Bu Ferrariciler salak !!!

Beni tanıyanların hepsi şu an derdimi bilmekte ve ucundan bi şekilde derman olmaya çalışmakatalar.
Bir Formula 1 manyağı olarak 24-25 ve 26 Ağustos tarihlerinde benim İstanbul Park'a kamp kuracağımı duymayan bilmeyen yok !
Dert herzaman ki gibi aynı...
Padock ve Pit walk istemekteyim...
Ne demişler isteyeyeni bir istemeyenin iki yüzü kara...
Eee bu yaz gününde kararmak hoş olur diyip, sabah sabah kendime gaz verip Türkiye Ferrariye mail attım:

Canlarım ciğerlerim, henüz ne bi Ferrari ne bir Padock alabilecek maddi imkanalra sahip değilim. Tribün alabiliyorum evelallah... Ama bi F1 manyağı olaraktan maddi ve çevre imkanları geniş olan abi ve ablaların karşısında oturup onların pilotların ve arabaların arasında dolanmasını izlemek beni yıkıyo... Sizden ricam şudur: Tuttuğum takımın heyecanını yaşamama yardımcı olmanız... Su gibi akan şampanyalar, yemekler, eşantiyonlar sizin olsun benim derdim Massa ve Kimi'yi ellemek, o güzelim arabaların sesiyle multi orgazma ermek...

Yolladık maili 5 dk geçmedi cevap geldi:

Sevgili Ozy Ozborn hanım; Podock Cluba davetiye vermiyoruz kimseye 4000 avro + KDV'yi ödeyin arzu ettiğiniz zevke erin !!!

Abim salakmısınız? yoksam okuduğunuzu anlama özürlüsümüsünüz?
O kadar param olsa niye size yazim?
Daha önceden almış olduğum bi kararı yeniden hatırladım ve hadi leeen yaptım...
Bi gün kendime Ferrari alıyorum ama o Ferrarinin parası burdaki dangalaklara değil İtalya'ya sayılacak !!!
Servise bile burda sokmicam arabayı...
Bu şiddet ve celal 4000 avroluk davetiye vermedikleri için değil, birkaç sene önce bi salak elamanlarının bir TV proğramında Ferrariyi tanıtamamasıyla alakalı... Sen prestij sat, gel salak bi adamla, konuşma özürlü bi adamla tanıtım yap !!!

Offfff... Başka kime mail atabilirim acep? Can Güçlü ve Bülent Özerdim'e ulaşmam gerekiyor !!! Benim adamalarım onlar... Ama gel gör ki elimde ne bir mail adresi ne bir telefon numarası var...
Kronosoğlu Zeus duy sesimiiiiii !!!
Gel beni mutlu eyle bende sana avladığım 3 pilotu adamasam nolim !!! :pppp

Hıım hıım keten gömlekli, cillop ütülü pantolonlu, makosen patili abiler...

Bu abiler necidir abi? Ne iş yaparlar?
Şöyle bi bakarsın, uzaktan gelirken görürsün hoş bi abi geliyo duygusuna kapılırsın, yaklaşır, yaklaşır ve ayyy olursun ne çirkin şey ! Çirkindir abi ama tuhaf ve açıklanamayan bi kazizmasıda vardır !
Genellikle zengin olur bu abiler...
Öyle böyle değil... Devlet babanın borç isteyeceği türden...
Beyaz keten gömlek, şık ve rahat ütülü pantolonun altında 10 ailenin geçimini sağlayacak bi pati ve kolda bvlgari saat.
Şimdi moda o !
Tüh Rolexi boşa aldık! Onca para boşa gitti... modayı takip edemedik bak !!! Yanarım ben buna yanarım...
Şimdi yanlış anlaşılmasın, kimsenin parasında, giyinip kuşandıklarında gözümüz yok da... Ben bu abilerin neci olduklarına takmış durumdayım...
Sonderece kültürlü belkide hafif entel dantel havada, snop ve cool türkçe mealiyle ükelanın ve kasıntının allahı bi edayla insanları aşağılar tarzda dolan bu şahısların kimler olduklarını merak ediyorum sadece...
Her girdikleri ortamda saygı görmeyi bekleyen, evli ve çocuklu olmalarına rağmen götüremeyecekleri karı olmadığına inanan (hoş abilerin kabahati yok bu konuda hemcinslerimiz saolsunlar adamlar haklı olarak böyle düşünüyo) bu abiler necidir fecidir?
Yok bu abilerden birini tanımışlığım veya bana takmışlığı yamukluğu...
Sadece bu gün adına aykırı davranan esentepe'de yemek yerken böyle bi abi erkanıyla gelip yan masama çötü ve ben adama gözümü dikip düşünmeye ve üretmeye başladım...
Necidir len bu acep?
Daha öncede böyle bi saat takıyomuydu yoksa geldik 50 sine gelinler damatlar yemeden, hoş karı Türkbükünde yiyo ya, bende yiyim mi dedi ve aldı...
Gömlek desen, nefis... sırf keten gömlek için bile erkek olmaya razıyım. Hatun kısmısıa yapmıyolar öyle güzel gömlek...
Yakışıklılık desen yok anam, doğru Onur Erola... ama karizması var abinin... (Şu karizmayıda bi anlasam çirkin kadın ve adam karizma adı altında nasıl pazarlanır ! 20. yyın pazarlama başarısı walla)
Tabi ben adamı tren yerine koyup bakınca şakalarına aklar düşmüş abi ister istemez huylanıp kendine çeki düzen verip tam kesişme moduna geçecekken benim öğle keyfim bitti hesabımı isteyip geldim işimin başına...
Geldim ama hala aklımda sorular var...
Acep hazır tren etmişken adamı çekinmeyip sorsamıydım:
Şiiiş abi ne iş?

15 Ağustos 2007 Çarşamba

Akşamcıdan alemciye selamlar...

İnsan zamanla kendini tanıyor ve buluyor neyine neyin iyi geldiğini...
Akşam üzeri 4'te çöktüm masaya...
Alkol dedim...
Verdiler...
Metil alkol dil tabiki verdikleri... Yeni şişesiyle papyonunu çıkarmayı unutmuş çıplak erkek benzeri efes verdikleri...
Verdiler...
Yine verdiler...
Yine verdiler...
Aaaa ama yine verdiler...
Tabi hatır gönül durumlarından kıramadım... :ppp

Bazı zamanlar vardır ne kadar içsenizde bişi olmaz... Ama bazı zamanlarda bir kadehte boylarsınız bulutlu alemi...
Dün akşam bulutlu alemin yakınından bile geçmeyi başaramadım... Çabaladım çabaladım ama bu aralar dilimden düşürmediğim yunan tanrılarım izin vermediler... Acep hangisi razı gelmedi...
E be Kronos oğlu koca Zeus paralar boşa gitti !!!

Bulutlu aleme erişemediysekte damarlarda kan harici bir sıvı dolandığından birşeyler etmek gerekiyordu sabah...
Yatmadan önce içilmiş soda mayalı içkilerin susuzluğuna birebirdir... Bi yararı daha vardır kusturur şayet yabancı sıvı içerde duramayacak kadar çoksa... Aaa akşam açtığınız sodayı bitiremediyseniz şayet sodanın ziyan olduğunu düşünmeyin... yüzünüze sürün iyi gelir dicem de... akşamdan kalmalıktan baş ağrısı veya sersemlik varsa cilt kim diyebileceğinizden bunu akıl etmeniz tabi zor olur.

Sabah kalkınca aman haaa sakın su dil çay için ! İlla su içecekseniz alkaseltserli su için... Ama bolca sulu olmayan... Yarım su bardağı kadar.
Ve alkol vücuttaki B vitaminini götürdüğünden çakın bir B vitamini...
Halamı baş ağrınız var? Yada Alkaya bağışıklık kazanmış bünyeniz o zaman sedergine !!!
Bol bol ılık çay için...
Tavsiyeleri dinleyin...
Biliyoruzda konuşuyoruz...
Ha şayet derseniz sen bu gün bunların hepsini mi yaptın diye malesef sadece çay yeterli oldu durumuma... Olan cüzdana oldu... İç iç bi çakır keyifi bırak çak bile olamadım...
:ppp

14 Ağustos 2007 Salı

...

Canım gitmek istiyor...
Bilinmeyene, bilmez ellere...
Tanımayayım, tanımasınlar...
Keşfetmeye can atmayayım, atmasınlar...

Bir köşeye koyuvereyim valizimi...
Dursun, beklesin...
Ben çökeyim bir yere...
Desinler ki nefes alıyor ama yaşıyor mu bilinmez...

Ne yemek için ne su için... hiç birşey için kıpırdamayayım yerimden...
Öylece durayım...
Uykusuzluk nedir, açlık nedir bilmeden...
Durdukça doyduğum, iyileştiğim, gençleştiğim, unuttuğum bir zaman...

Zamanı akan, olan bir zamansızlıkta durmak...
Gözlerimde bir gökyüzü canlanıyor şu an...
Terasta oturmuş gökle denizin harmanlandığı hangisinin nerde başlayıp bittiği belli olmayan maviliğe daha doğrusu alacalığa bakan...
Gece olmuş, gündüz olmuş farkında olmadan sadece o alacalığı gören ben durayım öylece...

Ekmeksiz, susuz, uykusuz, oturmaktan uyuşmamış öylece duran ben...
Kimsenin beni merak etmediği
Tanımadığı
Merak etmediğim
Ve tanımadığım topraklarda...
Durmak istiyorum...

Öyle kırgın, öyle kızgınım ki...
Kime niye?
Hesabımı sorsam ödeyecek yok !
Takmadan, umursamadan yaşamak desem... artık olmuyor...

Arkadakilerin ne halleri varsa görsünler denilerek terk edildiği, hafızalarda varlıkların silindiği bir gidiş arzum...

Sessizliğin, rüzgarın sesini dinlediğim
Durduğum...
Gerçekten durduğum...

Kedili kız ve kadın...

Alt dudağı kıvrılmış
Ağladı ağlayacak
Baraj duvarlarını yıkmaya and içmiş seller gibi duran gözyaşlarıyla dolu gözleri hüzünlü
Elinde sımsıkı tuttuğu sarı kedisiyle tek başına oturan küçük kız
Kederli
Mahzun...
De desem der mi derdini?

Yaklaşıyorum
Büyüyor...
Gözleri hüzünlü bir kadın o!
Yanına varıyorum
Güzel dudağını alayla kıvırıp gülümserken başını çeviriyor
Saçlarını dalgalandırıp yeniden döndüğünde gözlerinde hüzün varla yok arası oluyor
De desem der mi derdini?

Başını geriye savurarak beyaz dişlerini ortaya çıkaran bir kahkaha savuruyor.
Masadakiler gülüyor...
O gülüyor...
Kahkahalarıyla saçlarını savurdukça gözlerindeki hüzün içine sel olup akıyor...
De desem der mi derdini?

Saçlarını savurarak kalkıyor
Gecenin karanlığında giderken sarı kedisini elinde sımsıkı tutmuş küçük kızı görüyorum
Küçük kız sessiz hıçkırıklarla geleceğine ağlıyor...
Kadın geçmişine...

Ben ikisinin ardından da ağlıyorum...

Savaş boyaları kullanma tekniğini öğrenme kursu

Bir zamanlar starda yayınlalan bir dizi vardı; 'hayat 30'dan sonra başlar' diye...
Evet bir bakıma hayat 30'dan sonra başlıyor... Maddi rahatlık, özgürlük, sadece kendini umursama vs...
Ama bir de müthiş bir geyik vardır kadın kısmısı kadınlığını 30'dan sonra keşfeder diye...

Bu geyik meyik değilmiş...
Doğruymuş...
Yaş 30'u biraz geçti ve bende başladı daha önceden görülmesi imkansız değişimler...
Siyah sever ben reyonlarda 'yok muuu bunun fıstık yeşili, daha açığı, güzelim dekoltemi ortaya çıkaranı' nidalarıyla dolanmaya başlamam !!!
Geçer her halde dedim... Yılların az renkliliğine bi baş kaldırıdır... Dilmiş... Korkarım ki yakında fosforlu turuncularlada endam eyleceğim...
Buda bişey değil... bardak kullanmayıp her ne olursa olsun şişe kullanan ben son bir haftadır bardak diyorum !!!
Noluyo ayol? serseri cool kadın bendenize ne haller oluyor? Yakında saçlarımıda taramaya başlarım ben derkeeeen,
Senelerdir doğallığıyla övünen ben, doğallığına heyran ellere inat tutturdum makyaj yapmayı öğreneceğim diye !!
Yüz boyası badanası konusunda memleketin en başarılı hatunlarından birinin kapısını çaldım...
Ben dedim makyaj yapmayı öğrenmek istiyorum, sizde öğretiyormuşsunuz, hemde tuzlu tuzlu...
Tüm malzemelerini al gel dedi...
Malzeme mi? Evde malzeme yok ki... 15 sene evvel body shoptan alınmış bir top pudra ve kırk yılda bir sürülen bir rimel ve 2 ruj tüm malzemem !!! Acaba evdeki suluboya, guaj vs.leride götürsem mi... renk çeşitliği babında...
Utana sıkıla malzemelerimi yaydım, ışıklı aynanın önüne...
Baktı gülümsedi... Odanın duvarlarını kaplayan dolaplardan tek tek bana uygun malzemeleri çıkardı ve tanıtmaya başladı...
Bak bu fondöten...
Bu şeffaf pudra...
Bu üçgen sünger...
Aman allahım ne çok şey var...
Benim o küçük aklımda yoktu bunca malzeme...
Ben sanıyorum allığı nasıl sürücem, nasıl kalem çekicem öğretecek ve iş bitecek !!!
Başladık gölge tekniğiyle...
Pek severim pek bi başarılıyımdır kağıt üzerinde kara kalem gölgelemede de... Gel gör ki yüzüme ellerim bir ahtopotun elleri gibi değiyor... Yabancı, sakil... neyi nasıl tutacağını bilmez...
Anaa elmacık kemiğim ve sınırı neresidir?
Kulak hizamdan burnumun ucuna görünmezce giden çizginin neden biri yukarda diğeri aşşağıdadır? Yüzüm mü yamuktur yoksa titreyen ahtopot kıvamındaki ellerimdemidir kabahat?
Gölgeleme yapmasam hiç? O stick'i sürmek pek bi tecrübe istemektedir... Ve yuvarlak süngerle onu dağıtmak... Ah ah... Basic Design dersindeki renk çemberini yaparken bile bu akdar zorlanmamış ben elmacık kemiği altına bi gölge veremeyen mi olmuşum? Tabi yapmazsan mesleğini, eline almazsan kalemi, yüzüne bi gölge bile veremezsin !!!
Ben kendi kendime magy simpsondan beter söylenirken hocam bana süper gaz vermekte...
Yeteneklisin diyor, kavradın...
Eee yani az buçuk kalem tutmuşluğumuz, resim yapmışlığımız var, boru değil mimarız diyoruz da, kapatıcıyı sürdüğüm fırçayla gözümü çıkartmasam bu arada...
Taktikler, sırlar...
Tutulan notlar...
Sonuç; leen ne güzel gözlerim varmış benim...
Su saçlarıda açıp hafifçe kabarttık mı... of yafrum oofff... yerim seni ben...
Süper bir gazla ilk ders sonrası için müthiş bir boyamayla çıkıyorum kapıdan...
Hala boya badana kıvamında yaklaşıyorum olaya... Boya değil boya değil... makyaj canım!
Ama alışık değilim ki... saat 8 olmuş ben gözlerimde simsiyah güneş gözlüklerim göz makyajımı saklaya saklaya gidiyorum barıma...
Takdir ve tebrikleri topluyorum...
Daha durun diyorum bu ilk ders... siz beni 3. dersten sonra görün...
Bu gün elimde ders notlarım ve almam gerekenleri listesi ile dolanacağım sokaklarda...
Şimdi ben bi şeyi ciddi ciddi merak etmekteyim, bunca masrafa ve emeğe karşı ben acep iki dirhem bi çekirdek savaş boyalarımı sürüp mü dolanıcaaam yoksa bu meziyette öğrenip unuttuğum diğerlerinin arasında yerini mi alacak?
Göriciiiiz...
Şimdi zaman alışveriş zamanıdır...

11 Ağustos 2007 Cumartesi

Aşka

Aşk...
Ne desem boş...
Gönül bu... Otada...
Geçen hafta çarşamba akşamı bir erkek kollarımda aşkı için ağladı...
Ah çok isterdim benim için olsun...
Ama malesef değildi...
Onun aşkını, acısını, tutkusunu taaa yüreğimde derinliklerimde hissettim...
Hala 21. yüzyılda aşkı için ağlayan bir adam !!!
Ne güzel hala aşk var!
En tutkulusundan en derininden...
Hala saçının bir teline zarar gelir diye korkan...
Onu uykusunda rüyalarından koruyan...
Öyle bir adam ki gözlerine baktığınızda aşkı gördüğünüz, geleceği okuduğunuz...
Ahh... bu akşam doldum onu dinlerken...
Geçmişe gittim...
Bir zamanlar benide öylesine seven bir adam vardı...
Yastıktaki saç telim için üzülen...
Uykumda beni seyreden...
Bana şiirler yazan...

Ah... aldığım nefes başımın üstündeki gök kubbe olen adam...
Benim hatalarım, onun hatalrı, gençlik her neyse bitirdi o sevgiyi...
Ve bir daha öylesine bir sevgiyi göremem derken o genç adamda gördüm o sevgiyi...
Ve o adam bana yeniden inaç verdi...
21. yüzyıldada mucizelerin var olacağını gösterdi...
O kollarımda sevdiğine ağlarken ben, geçmişime, inançlarıma, geleceğime ağlıyordum...
Sevmek...
Hemde en tutkulusundan sevmek...
Benim kitabımda yok senden hoşlandım seni seviyorum hadi beraber olalım demek.
Benim kitabımda var mantığa aykırı tutku...
Ah bu gece anlattı adam...
Ben dinledim...
Sen çok özel bir adamsın dedim. Ve o kadın çok özel bir kadın ama farkında değil kaçıracaklarının...

Eğitim, kültür aile ve toplum...
Ah...
Oysaki bir insan kendini yetiştirdiyse ve o gözlerden kendinden başkasını görmüyorsan ne önemi var doktora yapıp yapmadığının...
Ama gel gör toplumumuz der davul dengi dengine...
Davullar dengi dengine çaldığında gözlerde kendini görmediğinde ne dersin yüreğine?
Gözlerinde, gözlerimde yok ama dengim mi?

Bir zamanalr çok sevdim ve sevildim...
Hala geçmişin gölgesindeyim...
Ararım gözlerinde kendimi göreceğim adamı...
Ararım saç telime üzülen adamı...
Ararım kokumu koklaya koklaya dolanan adamı...
Ararım geceyi gündüz edecek adamı benimle...

Ah aşk....
En arıza durum...
En akıllımızı bile mantıksız eden durum...

Bu akşam geçmişe gittim...
İstedim yeniden öylesine bir sevgi...
Bana, bize tapacak bir adam...
İstedim...
Özledim...

Hala inanıyorum öyle bir aşka...
Eskisinden daha yoğun daha tutkulusunu bulacağıma inanıyorum...
O adamla akan göz yaşlarım dilekti herkeze...
Desenizde olmaz, gençken olur, inanmam...
Dilerim tanrıdan eskisinden daha tutkulusunu...

Karışığım...
İçmeden değil o genç adamın aşkından, geçmişin anılarından sarhoşum...

Geçmişteki adama sorarım...
Benim sevgimi buldun mu yada özlermisin arada?
Hoş özlesen ne işin var ellerde?
Ben niye düşünürüm peki arada bizi?

Sevdim ben...
Herşeye rağmen gerçekçe sevdim...
Pişman değilim...

Yeni denizlere yüzmeğe beklemekteyim kıyıda...
Korkuzuzca seven o küçük kıza (bana) selam ediyorum...
Bana hala o saflığı arattığından...

Ve o adama...
Aşkının karşılığını bulman dileğimdir...
O gözyaşlarının kıymetini bilmesede o kadın sen çok ama çok özelsin...

Karışığım dedim...
Bu yazı nasıl bi yazı olduya neyse...
Özlem doluyum...
Bildiğim odur !

9 Ağustos 2007 Perşembe

deon mu vaaar, derdin var !

Aaaa bu kadar da olmaz ki canım !!!
Bahtsız bedevinin kutup ayısının seevgisine maruz kalması gibi...
Yok artık ! Bu markada mı?
Bu kaçıncı oldu ayol... Beşinci...
İzninizle oh haaaa demek istiyorum...

Yok abi yok... 1 haftalığına memleket karasularının dışında seyir eyledik, döndük ne marketlerde ne bakkallarda yok !
Önce paniklemeyeyim dedim. Şimdi yaz... Malum herkezcikler ter su içinde... Stoklar bitmiştir...
Ama öyle olmamış...
Araştırmacı uzman gazeteci- dedektif kimliğimle taaa Almanyalara kadar mail trafiğimin sonucu geçen gün çıtı pıtı bir hanımdan telefon geldi:
-Ozy hanımla mı görüşüyorum?
-Evet, buyrun...
-Ben Fa'nın müşteri temsilciliğinden bilmem kim...
-Eveeet, sonunda biri bana döndü...
-Çok üzgünüz malesef ama kullandığınız ürün satılmadığından kaldırdık.
-Eee ben alıyorum ama... Yani benim gibi vardır 3-5 tane.
-Vardır ama yetmiyor ürünü yurtdışından getirmemize...
-Ama bakın siz beni zor durumda bırakıyorsunuz, bir ürünü beğeniyorum, alıyorum, kullanıyorum, alışıyorum sonra hooop piyasadan kaldırıyorsunuz...
-Çok üzgünüz...
-Ben daha fazla... tahmin edemezsiniz... Ben şimdi ne kullanıcam? Benim ciddi bir deodorant problemim var !!!
-Şey, kem küm. Biz sizin kullandığınız ürüne yakın ürünler getirelim...
-Getirin sonra buda satılmıyo diyin bırakın beni ortada...
-Yok şey, gak, guk... Ben sizin adresiniz alayım size tüm ürünlerimizin deneme boyundan gönderelim...
-Gönderin anasını satim, gönderindeeee, benim canım kokum gitmiş, gönderseniz nolcak?
-Biz size çok teşekkür etmek istiyoruz. Biz tüketicimizle iletişim halinde olmaktan... bla blaaa blaaa...
-Bende size teşekkür ederim yeniden sil baştan ürün aramaya çıkarttığınız için !

Ya şu tazecik, kısacık hayatıma 3 markanın 5 farklı ürününü sığdırdım ben...
Elimi atıyorum aradan 1 sene geçmiyor hoop piyasadan kalkıyor...

Bu nasıl iştir anlamıyorum. Seneelrdir bu markaları getiriyorsunuz. Türk kadınının neyi alıp almicağını az çok bile siz bilmezseniz kim bilebilir?
Getirt, alıştır sonra satılmıyo de !!!
Aaaaa... yeter be Fa, Rexona, Nivea beni deli ettiler !
Amerikada olsak açacağım hepsine bi tazminat davası... sadece fabrikalrı bana üretim yapacak sonra !!!

Bahtsız bedevi koltuk altlarım benim... Canlarım ben yine soft, varla yok arsı miiis sabun sabun bi deodorant bulcam inşallah size...
Ama bidaha elime attığım değişirse, piyasadan kaldırılırsaaaa, alırım elime çakmağı sıkarım tüpleri yakarım valla ithal edenleri....

Yetti beee !!!
Kahrımdan yazı yazdım yaaaa...

6 Ağustos 2007 Pazartesi

Köprü altından memleket manzaraları

Cuma akşamı...
Haftasonu gelmiş...
Hava nefis...
Gün batmak üzereyken köprü altına varıyoruz...
Topkapı sarayı gözlerimde, önümde didiklenmiş tabağım, yanımda sevdiklerim...
Oh mis gibi hava...
Hafifçe üşütsede rüzgar keyif veriyor...
Gelen geçen gemilere, yavaş yavaş ışıldamaya başlayan İstanbul'a bakıp, giden gemilerin ardından kadehimi kaldırıp gönlümün kaldığı egeye selam gönderiyorum.
Selam olsun sana ege. Selam. Uzun zaman sonra yaptığım en keyifli, en dingin, en huzurlu, en mavi ve tutku tatilimin geçtiği egeye...
Selaaaam...

Eğlenmek için oturduk masaya...
Ama şişede durduğu gibi durmuyor namuzsuz...
Şişeden çok kabahat Nazımın ya neyse...
Gecenin karanlığında, ışıldayan marmaraya bakarken Nazım okunur mu?
Okunursa gözler dolar...
Kimse birbirine bakamıyor... Usul usul gözyaşları inerken yüzlerde çaktırmamak adına hüzünlü gülümsemeler...
Herzaman ki oluyor ve kalkıyorum masadan... Kendimi dışarıya atıyorum...
Rüzgar sadece saçlarımı değil içimdeki hüzünüde savuruyor...
Üşüyorum ama ne üstüme birşey almak istiyorum ne içeriye girmek...
Topkapının altında dalgalanıyor bayrak...
Ey güzel yurdum... ah be yurdum... Şu güzelliklerde adam gibi yaşayamıyoruz be...
Cigarada tam zamanında bitti derken, geliyor yanıma...
Yakıyoruz birlikte...
Umutluydum diyorum. Bu seçimlerde umutluydum...
Ben değildim diyor.
Anlamıyorum diyorum.
Anlamıyorum diyor.
Köprü altı güzel, elimizde biralarımız, üstümüzde uçuşan elbiseler...
Memleketi konuşuyoruz...
Kurtarılmış bölgedeyiz diyor.
Öyle diyorum. Doğduğum toprakalarda büyürken giydiğim mini eteği giyinemiyorum diyorum. Benim büyüdüğüm memleket, aydındır denen memleket yobaz memleket artık diyorum.
Onca yürüyüş, bayrak altında toplanmaca yetmedi, yalanmış diyoruz...
Ulan şu güzelim memlekette neden bir olup yaşayamıyoruz...
Bayrağa bakıp kadeh kaldırıyoruz...
İnsanın milliyetçi olası geliyor dimi diyor...
He valla diyorum. Sağımız solumuz değişti. Yüzyıllardır milliyetçi partidir denilen parti için Türkiye'nin solu oldu denilmeye başlandığına göre, bizde neden milliyetçi olmayalım diyorum.
Gülüyor, içeriye giriyor.
Başımı çevirip yazıyı görüyorum 'Gençler !Cumhuriyeti biz kurduk; onu yükseltecek ve yaşatacak olan sizsiniz...'
Karmakarışık duygularla gülümsüyorum.
Umutsuzum...
Aklımda geçen haftasonu gittiğim Çanakkaleden manzaralar.
Ben Makedonum. Ama Türkiyeliyim. Rum asıllı lazlarımla, can cana diyerek kadeh kaldıran alevilerimle, Mardinli Süryanilerimle...
Hepsinin rengi, mozaiki benim mozaikim. Etnik zenginliğimiz benim zenginliğim. Benim kültürüm...
Ben Türkiyeliyim derken hepsi benim.
Karışığım çok karışık...
Üzgünüm...
Daha farklı bir gelecek, şimdi istiyorum ama...
Geri ve yerinde sayanız...
Bir cuma akşamı, geçen gemilerin ardından egeye selam söylerken, memleketten gitmeli mi kalıp ne yapmalı diyorum.
İçerdekiler gitmeli diyor...
Kaçmak mı?
E bee Nazım... Nur içinde yatasında, sabah 2'de memleket kurtarılamıyor...

Bardaktaki son yudumu alıp, evet gitmeli diyorum...
Tez zamanda yeniden bir geminin pruvasından maviliğe bakarak, gönlümün kaldığı egeye gitmeli.
Memleket daha burada... Ama bu gönül durmaz... Kıpır kıpır...