Ozborn'dan Merhaba...

Ortaya karışık, akla, yüreğe ne düşerse buraçta...

Etiketler

26 Ekim 2011 Çarşamba

Karaferye,Nasliç,Kesriye,Kayalar ve Vodina

Lozan Mübadilleri Derneğiyle 2. gün...
Bir gece önce Selanik tavernalarında tadı damağımızda kalan eğlenceden sonra rahat rahat yataklarımızda uyumak isterken 7.30 kalkış alarmıyla hopluyoruz yataklardan...

İşe gitmek için bile bu kadar erken kalkmayan ben gezilerde şaşırtıcı performanslar sergiliyorum ;)

8.30'da otobüsümüze biniyoruz ve Vardar nehrinden geçerek ilk durağımız Karaferye'ye (Veria) yola koyuluyoruz... Mübadeleden önce bu topraklarda büyük Türk çiftliklerinin olduğunu öğreniyoruz...
Otobüsümüzde Karaferye'li 7 kişi var... Mübadil bir Yunanlı burada yerel rehberlik yapıyor bize... Evlerinin adresini bilenleri, atalarının oturduğu mahallelere götürdü...


Çok fazla Osmanlı'dan kalma eser var. Karaferye'de... Kimi restore edilmiş, kimi bakımsız...

Mübadiller mahallelerini bulmaya gidince annemle ben market alışverişine gittik. En sevdiğim Yunan birası Mythos ve feta peyniri alma telaşına düştük... ;) Animallah evde fetamız biterse nassı kahvaltı yapabiliriz sonra !!! :pppp ;))
Mübadiller mahallelerini gördüler, biz alışverişimizi yaptık ve Nasliç'e doğru yola koyulduk...  Nasliç'ye in-cin top oynuyordu... Herkes Siestaya gitmiş... Ailesi buralı olan 75 yaşında bir amca ve Yunanca rehberliğimizi yapan Lütfü bey birilerini bulmaya gittiler... Bir şekilde papazı buldular ve sohbet ettiler... :)

Nasliç'ten mübadil gelen Türklerin çoğu Türkçe bilmiyormuş. Yunanca konuşuyorlarmış... Bunun nedeni olarak çevrede Türklerin az Yunanlıların çoğunlukta olması yada aslan dedelerimizin Yunanlı hatunlarla evlenmesini gösteriyorlar...

Yaşlı amcamız papazla konuştuğu için mutlu bir şekilde otobüse döndü... Herkes papazla fotoğraf çektirdi... Ben hiç dışarıya çıkmadım. Hava birden soğumuştu, otobüste sıcak sıcak oturup camdan olup biteni izlemek daha cazip geldi... :)

Kastoria'ya gidiyoruz sonrasında... Çok hoş bir yer. Göl kıyısına kurulmuş bu yerleşim yeri Yunanistan'ın kürk ticareti yaptığı yermiş. Rusya'dan bir sürü işadamı gelip bu bölgedeki kürkçülerle iş yapıyorlarmış... Rusya'ya gidip kürk almak isterseniz bi sorun Greek'mi Raaaşan'mı diye ! :p ;)


Vodina'ya gitmeden bir kaç mübadil yerleşkesine daha uğruyoruz... Oralarda benim çok ama çok ilgimi çeken ve hayret içinde izlediğim apartman altı benzinlikleri fotoğrafladım.

Yunanistan'da apartman altı benzinlik çok normal! Karadeniz'de nasıl apartman altı cami varsa onun gibi bişey sanırsam da, kimse balkonlardan yanlışlıkla yanıcı-patlayıcı birşey atar diye korkmuyorlarmıdır? Ya da ne bileyim benzinci patlarsa apartmanımız havaya uçar diye ??? İşte ilginç benzincilerinden bir kaç poz !

Voyvodina'daki otelimize gitmeden önce yol üstünde bir tavernada akşam yemeği yedik... Yunanlıların ev şaraplarına bayılıyorum... Herkes uzo deneyimliyor Yunanistan'a gidince bence şaraplarınıda deneyin... Pişman olmayacaksınız...



Gittiğimiz tavernada müzisyen bir ara flüt'ü burnuyla çaldı !!! Kaçmadı ve fotoğraflandı... ;)

İkinci günde böyle bitti... ;)

25 Ekim 2011 Salı

Dünya Mutfaklarından Etleeer ;)

Tepebaşında, Pera Müzesinin yanında yer alan Istanbul Culinary Institute, bir yemek eğitim ve üretim merkezi. Amaçlarını 'Türkiye’de ve dünyada mutfağımızı tanıtıp geliştirmek, farklı mutfak kültürlerini yemekseverlere aktarmak ve sektöre eğitimli aşçılar yetiştirmek amacıyla pek çok yemek kursu ve sertifika programı sunmak' diye açıklıyorlar...

Bir kaç senedir günlük eğitimlerine katılmak istiyordum... Hatta bir kaç defa rezervasyon bile yaptırdım. Ancak o çıktı-bu çıktı, evdeki cep hesabı o ay tutmadı falan-filan bi türlü gidemedim yani... ;)

Bu sene Çeşme'den çok azimli döndüm... Elimde up uzuuuun yapılacaklar-edilecekler listemle... Bu listede ne yapılıp edilip Culinary'de eğitim almakta vardı...

Her ay akşamları farklı seçeneklerle yaklaşık 3 saat süren çeşitli eğitimler veriyorlar... Kahvaltılık atıştırmalıklar, tavuk yemekleri vs. gibi...

Bir et canavarı olarak bendeniz dünya mutfaklarından et yemeklerine gittim...
Fransız, İtalyan, Hint ve Türk et yemekleri öğreticeklerini öğrenince kaçmaz dedim... Bu sefer iki elin kanda olsada gidecek ve eğitileceksin !!!

Akşam 7'de başlayan kurs, tanışma, hazırlama, pişirme ve yemeyle birlikte 10 civarında bitti...

Hocamız Laçin hanım son derece zarif bir bayandı... Senelerce reklamcılık yapmış sonra HSBC bankasında çalışmış ve yeter artık bu kadar çalışma diyerek emekliye ayrılmış ve hobisini yaşam tarzına çevirmiş... Kendisine bayıldım...

Grubumuzda hatunlar çoğunlukyadı... Sadece 2 tane beyefendi vardı... Erkekleride kendilerini geliştirirken görmek çok güzeldi... ;)

Eğitime gelen 2 bayan hepimizi şoke etti: Türkiye'ye tatile gelmiş 2 Amerikalı hatun, geleli bir gün olmuşken yemek kursuna gelmişler !!! Hiç bir Türk'ün tatile gittiği yerde yemek kursuna katılacağını sanmıyorum!!!

Şans eseri grubumuz birbiriyle çabuk kaynaştı... Ve sonderece keyifli bir gece yaşadık...

Efenim 4 tane ana yemek, hepside et olunca Laçin hanım bu kadar et yedirmeyelim size, bir de yanına pilav yapalım dedi...

Efenim bendeniz pilav yapmayı bilmeyen bir şahsiyetim!!! Yıllar önce denemiştim. İlk yaptığımda harika olmuş, sonraki denemelerimde bir türlü tutturamadığımdan pilav yapmayı denemeyi bırakmış, çok sevdiğim bulgur pilavına yönelmiştim... Pirinç pilavı yapamayan ben nefis ötesi bulgur pilavı yaparım... Bir çok arkadaşım sırf bulgur pilavımı yemeğe gelirlerdi...

Böyle ilginç yetenekli ve yeteneksiz bir hatun olarak, pilavı ben yapmaya talibim dedim. Bana öğretirseniz çok sevinirim...

Birer-ikişer etlerimizi hazırlarken sıra pilava geldi ve Laçin hanımdan öğrendiğim triklerle nefis bir pilav yaptım... Pilav öyle nefis olduki eve götüremedim!!! Bitirdiler pilavımııııı !!!
Et yemekleri kursuna gidip pilav dehası olarak çıkan bir ben varımdır herhalde... ;))))

Efenim mönümüz;
Onglet a l’Echalotte (Kırmızı şarap ve arpacık soğanlı et) – Fransa
Il ragù (Domates sosunda pişirilmiş, doldurulmuş biftekler) – İtalya

Beef vindaloo (Sirke ve baharatlarla marine edilmiş et) – Hindistan

İslim kebabı – Türkiye
Hepsi zor, zahmetli gibi geliyor okuyunca dimi? Yooo hepsi o kadar kolayki... Hele Hint yemeği olan Beef vindaloo !!!

Birbirinden kolay ve leziz 4 et yemeğiyle bundan sonra mutfakta harikalar yaratacağız... Soframızın lezzetine-görselliğine herkes bayılacak...

En yakın zamanda Mısır Çarşısına gidip baharatları tadımlayarak-koklayarak alıp eşe-dosta-sevgiliye nefis ziyafetler vereceğim...  Aaa tabi yanında da nefis pilavım olacak... ;)

Etseverseniz, değişiklik istiyorsanız muhakkak bu kursa katılın...

Bütçeme güvenebilirsem 2 aylık temel yemek kursunada katılmak istiyorum...
Anneyle yaşadığımdan mutfağı arzu ettiğim gibi kullanamıyorum... Hem mutfağı kullanmak hem yeni tadlar öğrenmek hem 3 saat boyunca hiç bir şey düşünmeden meditasyon etkisi yaratan keyfi yaşamak için...  ;)

24 Ekim 2011 Pazartesi

Selanik

 Lozan Mübadilleri Vakfıyla yaptığımız gezinin 1. gününde son durak Selanik oldu.

Hepimiz yorgun-argın olsakta Selanik sahilinde, beyaz kulede verdiğimiz mola tüm yorgunluğumuzu bize unutturdu...

Selanik İkinci Murat'ın 3 günlük kuşatmasından sonra fetedilmiş... Osmanlı fetih kanununa göre önce teslim olmaları istenirmiş... Kendi rızalarıyla teslim olup şehri verirlerse, askerler yağmalamaz ve kimseyi esir almazlarmış... Selanik teslim olmamış... Olmadığı gibi halkın çoğunluğu şehri terk etmiş... Terk etmeyenler esir alınmış...  Esir alınanların kefaletini padişah ödemiş !!! Şehrin nüfusu kaçanlar yüzünden azaldığından, nüfusu çoğaltmak için Osmanlı tebasından yeni yerleşimciler getittirilmiş... Atalarınız şayet Selanikliyse sebebi hikmeti budur. ;) Ekonomiyi canlandırmak için Yahudi nüfus daha fazla iskan edilmiş bu bölgeye...
Selanik Yunan Makedonya'sının başkenti... Önemli bir liman şehri... Selanik benim için İzmir... Sahili kordonu o kadar anımsatıyor ki... Buyrun bakın siz verin kararınızı... Gideceğimiz bir kaç yer olduğundan Selanik Kordonunda dolaşamadık. Şayet giderseniz, apartmanların altındaki cafelerde oturup frappe keyfi yapmanızı tavsiye ederim...   Sabahın       köründen           gece   yarısına kadar Yunanlılar durmaksızın   frappe içiyorlar... Sabahın köründe, sonbaharın ortasında nasıl soğuk kahve içip ayılıyorlar çözemedim... ;) Servis biraz ağırdır... Osmanlıdan kalma nefis adet burda da var... Önce bedava suyunuz geliyor, ardından siparişinizi alıyorlar... Hesap ödemek içinse çırpınmayın... Hesabı bozuk paranız varsa masaya koyun gidin... Kimse almıyor, ellemiyor... Bizde olsa oooo... Yoldan gelen-geçen anında kapar kaçar... Medeniyet dedikleri şey bu mu yoksam? ;) :ppp

Selanik mimarisiylede İzmir'i anımsatıyor... Geniş balkonlar, tenteler, panjurlar... Kaliteli mimari kimliği yok... Eski binaları yıkmışlar apartman yapmışlar... Balkonlardan çiçekler ve çamaşırlar sarkıyor... Başkentleri Atina'da bile durum aynı... Şehircilik kalitesi şu çok böbürlendikleri antikliliklerinden bir şey almamış... ;)


Eskiden Beyaz kulenin olduğu yerde meyhaneler varmış... Atam orda demlenirmiş arkadaşlarıyla... Zaman içinde meyhane kalmamış tabiki... Bir dönem hapisane olarak kullanılmış kule... Kulenin çevresindeki yeşil alanlarda piknik yapıyorlar... Denizin doldurulmasıyla oluşmuş sahil şeridinde insanlar yürüyor, bisiklete biniyorlar... Bisikletçiler bisiklet yolundan yürüyorsanız size çok kızıyorlar benden söylemeside, sahil kenarnada bisiklet yolu yapılırmı yuw??? Nerde yürüyüp, denize bakıp, oturacak insanlar???? :) Kulenin biraz ilerisinde, yeni Selanik'e doğru Büyük İskender heykeli var... Şu an yeni bir çevre düzenlemesi çalışması yapıldığından göremedik...

Sahilden sonra kale çıktık... Selanik ayağınızın altında... Mukkak gidin, görün... Daracık yolları, dip dip dibe eski evleri ve kuş bakışı Selanik'i görün... Ordaki cafelerde greek cofiii keyfi yapın ;)
                                           
 Kuşbakışı Selanik 








Selanik Liman şehri... Mübadil göçlerinin yapıldığı limanda burası... Limanın üstünde gün batarken...






 





 

İyi kötü bizden birşeyler kalmış... AB ve yapılan metro inşaatı sayesinde restore ediliyorlar...
                                                                   
 Ata toprağında gün batımı... Günü kalede batırdıktan sonra otelimize gittik... Ne kadar yorgun olsakta Tavernaya gitmeden olmazdı... Hep beraber tavernaya gidip bir güzel karnımızı doyurduk, kafaları çektik, şarkılar söyleyip eğlendik... Ertesi gün Atatürk evini ziyaret edip uzun yolumuza devam edeceğimizden keyfimiz pek uzun sürmedi ama olsun;)

Bir Türk Selanik'e ya kendi atalarının izini sürmeye gelir ya da Ata'sının evini görmeye... Atatürk'ün doğduğu evi görmeden dönmek elbet olmazdı... Gittik gördük... Ancak ufak bir uyarı, internette ana caddeden değil yan sokaktan adres bilgisi var. Amcamla geldiğimizde evi bulmayı başaramadık. Ve mübadillerle gitmediğimiz, eski İstanbul evlerini anımsatan, büyük ihtimalle geçmişte Türklerin yaşadığı bir mahallede bulduk kendimizi... Nevigatörümüz olmasına rağmen bir türlü doğru adresi bulamıyorduk... Kendi aramızda yaptığımız konuşmaları duyan bir bayan yanımıza gelmiş 'Ben İstanbullu bir Rum'um, ben size yardımcı olayım' diyince çok sevinmiştik... Ailesi Yunanistan'a göçmüş bir Selanikliyle evlenip İstanbul'u terk etmiş... Bizi Atatürk evinin kapısına kadar götürmüştü. Kendisine kahve ısmarlayıp teşekkür etmek istediğimizde ise, gerek yok Türkçe konuştum ya yeter bana demişti... :)

Atamın evinin fotoğraflarıyla Selanik'i bitiriyor, inşallah bir ara geri kalan 3 günü yazacağım  baaay baaay diyorum ;)



Ara sokaktan görünümü 










Ana caddeden görünümü
 Doğduğu oda...











Evin bahçesindeki nar ağacı. Bahçeye bakan apartmanlardan sarkan çamaşırlar irite edici bence... İnsanlara Atamızın evi orası asmayın çamaşırlarınızı demek istiyorum amma...











20 Ekim 2011 Perşembe

İskece, Karagıdıllı,Karacaova, Drama


İlk gün programımız çok yoğundu... Gümülcine'de nefis börekelrle kahvaltı yaptıktan sonra yollara düştük...

Akşam Selanik'te konaklayacaktık... Selanik'e gitmeden önce otobüsümüzdeki mübadillerin köylerine uğraya uğraya yol aldık...

Bir sürü arkadaşımın ailesi İskece'den gelme... (Xanthi) Şirin bir yer...

Mesleki habitler sebebiyetiyle herkes etrafa bakarken benim başım yukarlarda gezdiğinden İskece apartmanlarından birinde balkonda sanat yakaladım ;)

İskece'den sonra Karagıdıllı Köyüne doğru yola koyulduk...

Yol kenarındaki tarlalarda eskiden tütün ekilirmiş, şimdilerde pamuk var. Ancak pamuklar toplanmıyor... AB pamuğa destek primi veriyormuş... Ekiyorlar, parayı alıyorlar ve pamuk tarlada kalıyor... İster istemez krizi hak ediyorlar diye düşünmeden edemiyorsunuz... ;)

Yol boyunca Rodop dağları ile flört ediyoruz... Dağın eteklerinde Türk köyleri, mimareler buruk bir selamda...


Karagıdıllı köyü terk edilmiş... Baba tarafımdan uzaktan sayılabilecek bir akarabamızın köyü burası... Doğunun izbe-terk edilmiş köyleri gibi... Hayaletlerin boş yıkık duvarlara çarptığı bir köy... Cudi abi babası için toprak almaya köyün içlerine doğru ilerlerken bizler toplanmamış ve çürümeye terk edilmiş karpuz tarlasına ahlayarak-vahlayarak dalıyoruz...

Cudi'nin gözleri yaşlı ama aldığı bir avuç toprakla mutlu yolumuza devam ediyoruz...

Babasının geldiği köyü bulduğu için mutlu ancak terk edilmiş olmasından ötürü mutsuz, buruk bir sevinçle yola devam ediyor...

Mübadiller yollara düşmeden evvel neler umuyordu acaba? Dinledikleri, araştırdıkları, hayal ettikleri ve gerçekler kimselere çaktırmamaya çalışarak iç dünyalarında neler yaratıyordu acaba?

İnsanoğlu kendi eliyle versede, bir zamanlar onun olan onun oluyor... Atsada, satsada anılar usdan gidemiyor...

Karasu nehrinden (Nestos) geçiyoruz. Bu nehirle Batı Trakya bitiyor. 1913'te Karasu nehrinin doğusu Bulgarların, batısı Yunlıların oluyor... Dede toprağıda Bulgar sınırında kalıyor böylelikle...


 
Sinop yollarını andıran virajlı yollardan dağlara tırmanıyoruz... Mezopotamya geliyor aklıma Sarışaban ovasına bakarken... Ne alaka biliyorum... Ama bir zamanlar atalar için değerliymiş... Tepeden bakarken o değeri yeniden size hissettiriyor...

Yolları tırmandıkça Taşoz adası görülüyor... Yazları keyifli bir yer olduğu söyleniyor. Yunan adası canavarı annem yazın gelelim ve Taşoz'a geçelim diyor...



Tamam anacım diyorum, gidilmedik Yunan adası bırakmiciiiiiz söz !!! ;)

Karacaova köyü beni meydan düzenlemesiyle bir kentsel tasarımcı olarak kendisine hayran bırakıyor... Yıllarca kentsel tasarım yapmış bir mimar olarak Yunanistan'da dağın tepesinde meydan düzenlemesi görmek  ruhumu cız-bız ediyor !!!

80 yaşında babası Samsun'dan mübadil gelmiş ton ton bir amcayla tanışıyoruz... Nasıl güzel Türkçe konuşuyor... Bir kaç defa Türkiye'ye gelmiş... İstanbul'a gitmiş... Ama Samsun'a gidememiş... Annem hemen adresimizi veriyor... Gelin, beni arayın ben sizi götüreceğim diyor... Henüz öğlen olmamışken amcaların uzo keyifleri beylerimizinde hoşuna gidiyor... Yunanistan'a ayak bastıktan sonra ki ilk uzo deneyimi bu köyde oluyor...

Drama çok güzel bir yer... Ailesi mübadil olan belediye başkanı karşılıyor bizi... (Lacivert ceketli bey)

Şimdi harika bir park olan karpuzkaldıranda belediye başkanı bize kenti anlattı. Ve buradan gitmiş mübadillere geldiklerinde her türlü konuda yardımcı olacaklarını söyledi... Adresinizle, anılarınızla gidin size yardımcı olacaklar...


Karpuzkaldıran bölgesi Osmanlı zamanında pirinç üretilen bir bölgeymiş...
Nasıl sulak ve yeşil bir yer... Koca çınarların gölgesinde az aşk yaşanmamıştır diye düşünmeden edemedim... ;)


                                                             

Parktaki ördekler bir anda hepimizin ilgi odağı oldular... yanımızdaki yolluk nevalelerle onları besledik... ;)    

       




Gece 12'den beri yollardaydık...Ata topraklarında, yeşilin keyif verdiği bu sulak cennette karnımızı nefis bir restoranda doyurduk... Muhakkak efendim o restoranı deneyimleyiniz...  Hem balık, hem et, hem sebze... Canı gönlünüz ne çekiyorsa Yunan usulü afiyetle... ;)


Kimbilir neler gördüler, yaşadılar, duydular... Kim nasıl ekti onları... Ve daha nelere sessizce şahit olmaya devam edecekler, bilinmez... Gittiğim her Osmanlı toprağında muhakkak ulu bir çınara değerim. Dokunurum... Belki selam ederim geçmişe, belki haber getiririm göçenlerinden... Avatar'daki kutsal ağaç misali nerde ulu bir çınar görsem saygı ederim... Belkide bizden geriye bir tek onlar sağ-salim kaldıklarından... Bilmem gider dokunurum... Severim, şükrederim...

Gümülcine

İpsala sınır kapısından Gümülcine'ye 1 saat içinde varıyoruz...
Gün daha aydınlanmamışken...
Çarşı bom boşken...
Gümülcine Batı Trakya Türklerinin yoğun olarak yaşadığı bir bölge...
Cami, saat kulesi, Osmanlılardan kalma çarşı görülmesi gereken yerlerden...
Otobüsümüzle girmemiz çok zordu o yüzden gitmemişizdir, muhakkak Türklerin yaşadığı mahallenin görülmesi gerekiyor...

Senelerce Yunan hükümeti yeni mal-mülk almalarına izin vermediği için, atalardan kalma araziler zaman içerisinde evlerle dolmuş... Her aile evinin bahçesine oğlu için-kızı için bir odacıkta olsa bir yer yapmış... Daracık sokaklardan geçerken yan yana bir sürü daracık kapıyla karşılaşıyorsunuz... 2 sene önce Gümülcine'de bizi gezdiren Şükran hanım her evin hikayesini ayrı ayrı anlatmıştı bize...

Yunan hükümeti AB'ile birlikte yeni yerleşime izin vermiş... Artık Batı Trakya Türkleri Fransızların otel odaları için kullanılan tabirdeki gibi tirbüşonla çekilerek çıktıkları evlerde yaşamak zorunda değillermiş...


Börekçilerden aldığımız böreklerimizle, bizim için demlediği çayını içerek sabah kahvaltımızı yapmak için Çukur Kahve'ye gidiyoruz... 
  
Kahvaltı sonrası henüz uyanan kenti dolaşırken, Gümülcineli bir amcaya nasıl olduğunu soruyoruz; 'kendi bayrağı başında dalgalanmayan insan nasıl olursa' diyor... 

Oralı ama değil...
Ne garip bir duygu...
Gelse bir türlü, dönse bir türlü...

Batı Trakya Türkleri'nin okadar çok sorunları var ki...
Bir yerde azınlık olmak zorda, yüzyıllarca o toprakların efendisi olupta azınlık olmak işte o daha da zor...


Lozan Mübadilleri Vakfı ile 2011 Mübadil Buluşmaları

Benim sevgili anacığımın bir huyu var, illa onun gördüklerini görmem, onun yediklerini yemem gerekmekte...

Elbette çok güzel bir huydur da, 3 ayını Çeşme'de geçirmiş İstanbul'a geleli 1 hafta olmamışken Edessa şelalelerini görmeni sitiyorum diyerekten beni Lozan Mübadilleri Vaakfı'nın yaptığı; Gümülcine, İskece, Sarışaban, Kavala, Drama, Serez, Selanik, Karaferye, Kozani, Kayalar, Vodina, Karacaova, Yenice-i Vardar gezisine sürükledi !!!

2 sene önce arabamızla Yunanistan gezisi yapmıştık. Gümülcinede 1 gece konaklayıp, Selanik'e geçmiş ordan birkaç saatliğine Bulgaristan'a geçmiş dedemin kasabası Petriç'i görüp dönmüştük...

Bir kaç senedir Osmanlı'nın izlerini sürerek yaptığım seyahatlerim bu seyahati yapmadan yarım olacaktı...

Hem çok çook sevdiğim Yunan usulü ızgara ahtapot yeme keyfide vardı...
Çeşme'den gelmiş valizler dolap içlerine yerleşmeden, evin içindeki muhtelif müsait yerlere içleri boşaltılarak yeni yolculuk için valiz hazırlandı... :)

Otobüsümüzün çoğunluğu mübadillerdi...
Artık zaman ilerlediğinden aramızda babası-annesi gelmiş 2. kuşak mübadil azdı.
Çoğunluk 3. kuşaktı...

Rahat bir yolculukla sabah 6 sularında İpsala Sınır kapısına vardık.
2 senedir yollarda değişen pek bir şey olmamış...
Yamalı asfalt yollarımız hala aynı...
Ülkemizin aynası olan giriş kapılarımızın yolları bari düzgün olsa... Yunanistan'ın yolları AB'den almış olduğu yardımlardan dolayı cillop gibi... Biz kendi yağımızda kavrularak yollarımızı yapıyoruz harika da, otobancıklarımıza ödediğimiz paracıklar sırf yollarımızın bakımı için kullanılsa da benim gibi böyle utançları olan varmıdır bilmiyorum da, dakka bir gol bir giriş kapısından sonra yamalı yamalı milleti karşılamasak...

Herneyse, pasaport işlemlerimiz yapılırken klasik olarak FreeShop'a daldık... Dalmışken bir de tuvaleti kullanalım dedik...
Koskocaman geniş ferah tuvaletler mesleki takıntım yüzünden incelenip tam geçer not alacaktı ki, temizlik yönünden yamalı asfatlarımızdan daha fazla utanç duyacağımızı gördüm!

Kapılar kapanmıyor, hijyen yok...Tuvalet kağıdı?  O ne dediklerini duyar gibiyim...
Yani ılımlı-ılımsız dünyaca İslam devleti olarak tanındığımıza göre bari en azından islamın tek şartı tüm memlekette istisnasız uygulansın: Temizlik !!!

Her neyse, Bizi ayıran Meriç'in üzerinden kırmızı-beyaz boyalı parmaklı köprüden mavi-beyaz boyalı kısıma Yunanistan'a geçiyoruz...
Sabahın bu saatinde ne işin var diye takılıyor Yunan gümrük memuru... Garibimi uykudan uyandırıyoruz... Gözlerini ovuştururken, tek tek otobüsten inip pasaportlarımızı eline tutuşturuyoruz...

2 sene önceki gelişimde otobüsleri aradıklarını görmüştüm... Şansımıza ne valizleri indiriyorlar, ne otobüsün içine giriyorlar... Uyku sersemlikleri şansımız oluyor galiba...

Yunanistan gümrüğünün tuvaletleri bizden beter!!!
Tuvalet kağıdı var ama su yok!!!
Sınırlar diye ölüp bitiyor tüm dünya ama iş o sınırları temizlemeye gelince aynı tutku olmuyor sanırsam... :)

Tuvaletleri niye yazdığımı merak edenlere, hep havayoluyla seyahat etmiş, havalimanlarına alışık gezginler şoke olmasınlar günün birinde karayoluyla seyahat yaparlarsa diyeeeeeee...

Fotoğraf koyacağım için yoğunluk olmasın diye gezdiğimiz her yeri ayrı ayrı yazmaya karar verdim...

İlk durağımız Gümülcine bir sonraki yazıda...

Siz hangi kızancıklardansınıııııız? *

Çocukluğum babaannemin anılarıyla geçti...
Her torun gibi bende önceleri burun kıvırıyordum babaannemin hikayesine...


Hikayesinde hep hüzün vardı, hep gidiş vardı, hep açlık vardı... Varlıklıyken yok kalmak vardı...


Ordan oraya gitmişler, açlık yaşamışlar, 1 zeytini katık edip yerlermiş... Daha tazecik bir kızken annesiyle birlikte Atatürk’ün adamlarını evde saklamışlar… Sonra bilmem ne olmuş, oraya gitmişler, buraya gitmişler, Evlenmişmiş, varlıklılarmış sonra, varlıksız kalmışlarmış… Kaç savaş görmüşmüş...


Uff babane bizde savaş gördük, çekirdek çitliye çitliye Körfez savaşını izliyoruz tamam da bu da savaş işteeee yaaa...


Abartmıyorum, babanem ne zaman savaş anılarını anlatıp, ziyankar olmayayım diye ‘bence’ beynimin etini yerken Sırpların ortalığı kan gölüne çevirdiği görüntüleri gösterip bizde savaş görüyoruz işte yapıyordum!!!


Baba tarafımda kimse geçmişten konuşmaz...
Bilmezler çünkü... O yüzden konuşmazlar...


Dedem günümüzde Bulgaristan eskiden Yunanistan topraklarında yer alan Petriç doğumlu bir imamın oğluymuş... Büyük dedenin imam olduğunu 15 sene önce öğrendim !!!
Konuşmazlar…!!!

Ailesi ölünce 2 kardeş kendi hallerinde yaşarken Bulgarlar kasabalarını işgal etmişler... Ve işkence görmüşler… Bir şekilde kurtulup mübadeleden önce trene atladıkları gibi İstanbul’a kaçmışlar…Mübadele sırasında devlet onları da mübadil olarak saymış ve Tekirdağ’ın Saray kasabasında toprak vermiş...

Dedem hiçbir oğluna başından geçenleri anlatmamış… Kasabaları nasılmış, tarlaları varmıymış-yokmuymuş… Hiçbir şey anlatmaz, arada Bulgarlar kötüdür dermiş, çok kötü…

Ne yaşandı ne edildi bilinmez, aynı ketumluğu dedemin kardeşi de göstermiş, o taraftanda bir bilgiye ulaşamadık…


Dedem Saray'ın en baba tüccarlarındanmış... O dönemde okuma yazma bilen birisi çok değerliymiş... Babaannemin babası Kadıköy güzeli mal müdürü Emin Efendi İstanbul'dan Trakya'ya tayin olunca, mal müdürünün kızına da kasabanın kelli-felli tücrarı dedem layık görülmüş !!!

Babanem maşallah 4 oğlanı peşi sıra dünyaya getirmiş...Mutlu-mesut yaşarken, Almanların Trakya’yı işgal edecekleri söylentisi çıktıktan sonra işler değişmiş… Eldekinin avuçtakinin bir değeri kalmamış…


Dedem İstanbul’da elden gider düşüncesiyle, açmış haritayı bilmediği bir şehri seçmiş çocuklarının geleceği için…


Denizde var, trende… Çocuklarım okur burada diyerek malı-mülkü 2. defa bırakarak Samsun’a göçmüş ailesiyle…


İşte burada beni dinlerken üfleten püfleten hikaye başlıyor…


Aslında üfletecek-püfletecek bir durum yok da… Türkiye tarihinin kanlı canlı şahidi babanemden değer-kıymet bilsem ne öykü kitapları-ne romanlar yazacağım anılarmış onlarda… Çocuğum işte… Her iki lafından biri tasarruf olan birisi ister istemez ergen beni üfletip-püfletiyordu…


Çok geç kıymet verdim babaannemin daha doğrusu ailemin yaşam öyküsüne…


Singer dikiş makinesi 100. yılını kutlarken anı yarışması yapınca, hem babaannemin antika, koldan çalışan dikiş makinesi hem de ailemin hayat hikayesi değere bindi!

Amaç, öykü yarışmasında dereceye girmekti… Yoksa ben kimim-neyim, anılar, dayılar, danalar umrum değildi…


Babanem anlattı ben yazdım… Yazarken galiba, atalarımın bu topraklardan değil de Avrupalı olmaları beni cezp etti ve sülaleyi ayağa kaldıracak dedektiflik çalışmalarına girdim… Ama maalesef bir sonuca ulaşamadım… Ulaşamayınca da amcalarıma saldırdım, insan merak edip sormaz mı diye !!!


Sanki düne kadar benim umrumdaydı da… Bücür aklımla dedemden dolayı Avrupa pasaportu kaparmıyım acaba cinliğindeydim zannedersem… : )

Muhacir demişler Samsun'da onlara... Kimse 4 çocuklu bu aileye ev vermek istememiş... Bodrum katı bir yer bulmuşlar... 'Çukur kahve' diyorlarmış komşuları...

Dedem pazarcılığa başlamış... Babanem şimdi antika sayılan dikiş makinesinde askerlere gömlek-don dikmeye başlamış...

Onca varlıktan yokluğa gelmek dedemi çok üzmüş... En küçük oğlu olan babam iyi beslenemiyor diye çok üzülürmüş...

Babaanneme 'muhacir' lafı çok koyuyormuş...
Koymaz mı?
Dışlayıp-yadırgayan tutumlardan çok çekmiş...
Kimsenin ev vermemesini, İnönünün memura akça pakça ekmek vermesinden daha fazla içerlemişti rahmetli...
Muhacir lafı bana da koyuyor...
Hala yanıma yanaşıp 'sen muhacir kızısın dimiiii' diyen tatlı teyzelere çok sinirleniyorum !!!
Muhacir kızı nedemek haaa ne demek?
Evladım, hokka burunlu, al yanaklı, pembe-beyazsında ondan öyle olduğunu tahmin ettim !
Etmeyin!
Osmanlı torunuyum ben!
Bir zamanlar bizim olan ama artık olmayan toprakların çocuklarının çocuğu...
Evet o yörenin insanları akça pakça, burnumuz kıskandıran cinsten de biz size ayyy kara-kuru anadolulular diye ayrım yapıyormuyuz da siz bizlere ayrım yapıyorsunuz???
Bu güne kadar ayrım iması olmadan muhacir lafını bir tek mübadil derneğinde duydum!
Ya benim bahtıma hep ayrımcılar çıktı ya da Türk milleti kıskançlıktan Tarkya ötesini ayırdı hep...

Muhacir diye kolay kolay sahiplenmeyen kente ortanca amcam, burası bizim yetiştiğimiz şehirdir, burası kalkınmalı, üniversitesi olmalı diyerek Samsun 19 Mayıs Üniversitesinin kurulmasına ön-ayak olmuştur...

Ayrımcılık yapanlara sormak gerek, memleket sizindi amma, sizden olmayan muhacir dediğiniz sizi üniversite şehri yaptı duygu ve düşünceleriniz nedir diye... ;)

Mübadil olmak kötü bir şey…


Zorla-istemeden yerinizden yurdunuzdan edilmek kadar kötü bir deneyim düşünemiyorum…


Tüm geçmişinizi, dostlarınızı, kazancınızı, umutlarınızı, bazı durumlarda ailenizi, sevdiklerinizi bırakarak yollara düşmek… Başka bambaşka bir yere istemeden gitmek… Varken yok kalmak…


Sıfırdan başlamak…
Sıfırdan bir hayat kurmak…
Mala-mülke değer vermemek…
Yılmadan, sen düşmesen de seni düşürenler yüzünden düşüp düşüp kalkmak… Varlıklı uykuya dalmak, varlıksız uyanmak…
Bir ömür boyu bitmeyen bir özlem…acı…tatsızlık yudumlamak…
Her şeye rağmen kan kussan da kızılcık şerbeti içtim ondandır diyebilmek…
En büyük zenginliğin para-mal-mülk değil, sağlık-can-sevdiklerin-insanlık olduğunu yaşaya yaşaya öğrenmek…

Gittiğin yerde 2. sınıf olmak…
İstenilmeyen olmak…
Kendini ispatlamak zorunda kalmak
Yağlı-ballı kahvaltılar yerine, ekmeğin üstüne varsa 1 damlacık zeytinyağı damlatmak…
Şeker yerine kuru üzümle çay içmek…
Ekmeğin karnesi…
Tazenin-bolun uzakta kaldığı…
Aynı bayrak altında doğmuş olsan da seni yar değil el sananlar…
Bitmeyen bir özlem…
Yüreklerde nice kırgınlıklarla toprağına, havasına, suyuna hasret kapanan aslında açık kalan gözler…

O gözleri kapayabilmek için bir kaç senedir eski Osmanlı topraklarına yol yapıyorum...

Her seferinde hüzün, öfke ve mutluluk duyuyorum...
2 sene önce amcamla birlikte arabamıza atlayıp dede toprağına gittik...
Çok farklı bir deneyimdi... Hala gezi notlarımı yazamadım...
Çok etkilendim çünkü...
Petriç'te ki halimiz öyle tuhaftı ki, bize eşlik eden Fatih ne yapacağını şaşırdı...
Hissettiklerimi doğru bir şekilde tarif edemiyorum...
Tokat yemek gibiydi diyeceğim ama onun gibi de değildi...
Tarifi imkansız bir şok/deneyim...
Her türlü konu hakkında mantıklı-mantıksız yazan ben inanın duygularımı-deneyimimi nasıl yazacağımı bilemiyorum...
Belki 2. gidişimden sonra parmaklarımdan dökülecekler bilemiyorum...

12-16 Ekim 2011 tarihinde Lozan Mübadilleri Vakfı ile Ata topraklarına gittik. Bizim kasaba artık Yunanistan sınırında olmadığından gidemedik.

Mübadil kasabalarını-köylerini-kentlerini gezdik...
Bizler gibi ataları Türkiye'den mübadil gelmişlerle tanıştık...
Konuştuk, ağlaştık, güldük...
Karşılıklı bir merhabamız  vatanı getirdi... Anıları, mutlulukları...
Şunu gözlemledim, yıllarca muhacir ayrımına maruz kalan biz mübadillerin hepsi okumuş, bir yerlere gelmişlerdi... Bir takım sebeplerden okuyamayanlar bile kendilerini geliştirmiş ve başarılı birer meslek sahibi olmuşlardı...
Çok büyük ukalalık olucak belki ama mübadiller olmasa bir sürü iyi şey bu topraklarda yapılamazdı diye düşünüyorum...
Atamız bile bizden... Daha fazla söze gerek varmı?
Fotoğraflarla kendi yazım tarzımla başlıyorum anlatmaya....
 
*Dedeme...

17 Ekim 2011 Pazartesi

Gezgin düdüküs... ;)

Anam yine rahat durmadı, Çeşme'den geleli 1 hafta olmuştu ki Lozan Mübadilleri Derneği ile yollara düştük!

Çok değişik bir deneyim yaşadım bu yolculukla...
Otobüsle uzun zamandır seyahat etmediğimden çok afacan ziyaretçim oldu o ayrı ama mübadillerle bir arada olmak, dedelerinin-babalarının yaşadığı yerleri ziyaret etmek, Türkiye'den mübadil olmuş Anadolulu Yunanlılarla tanışmak, yaşamlara deymek-dokunmak-hissetmek-anlamak...  Çok hoş ve değişik bir deneyim oldu...

Yazacağım, fotoğraflar koyacağım...

Bu gün Moldovyalı bakıcın doğum günüymüş... Geldim masamda 1 şişe şampanya buldum !!!

Dün akşam yol boyunca içtiğimiz Yunan şarapları damardan çıkmamışken, Moldovya şampanyası girdi damarlara...

O bakımdan öğleden sonra 3 itibariyle düdükler aleminde en ön yerdeyim ! ;ppp

Bi ayılim yazıcam-çizecem-fotolicam...

Hııııck! :ppp ;)))

Elizabeeeet sen çok yaşşaaaaa... :))))))

10 Ekim 2011 Pazartesi

Dönüş buluşması

Geldim ve dostlarla buluştum...
Hayat durduğu yerde durmuyor...
Değişiyor...
Deviniyor...

Boşanan, iş değiştiren, işsiz kalmış, mutlu, mutsuz...
İyis kapandığından beri mekansız kaldığımız için serseri mayınlar gibi dolanıyoruz...

Yer ve mekan beğenemiyoruz bir türlü...
Cumartesi günü bir grupla Tünel'de buluştum...
Amanın, Tünel Mispaaaak olmuş!!!
Dışarıda oturacak tüm yerler kalkmış...
Tüm yaz boyunca gazetelerden takip ettiğim olayı gerçekten görünce şoke oldum!
Tek bir tabure bile atamıyorlar dışarıya !!!
Zabıtalar çok sık dolanıyorlarmış... Anında 5 bin liralık cezayı yapıştırıyorlarmış!!!

Belediye başkanı halk rahatsız oluyoruz diye şikayet etti ondan kaldırdık diyor...
Yılllardır rahatsız olmadılar da şimdi mi oldurlar !!!
Bir sürü mekan iflasın eşiğine gelmiş!
Tayni mekanların kazancı düşmüş, dışarıya masa koyamadıklarından...
Sigara içen bizler içinse durum kabustan beter !!!
Bir ara elimizde kadehlerle dışarıya çıktık bizede dışarda alkol içiyosunuz diye ceza keserler mi acaba dedik !!!

Gidecek yer kalmamış artık !!!

Tünel faciasından sonra grubun devamı Beşiktaş Elma'ya çökmüş olduğundan oraya geçtik.
Anaaaa nasıl bi mekan orası, içerde sigara içebiliyosunuz !!!
Sevdim mekanıda, Beşiktaş benim çook tercih ettiğim eğlence yeri değildir... Amma velakin arkadaşlar hatırına giderim... Balık yemeğe çok ama içmeye az...

Bi tuhafça dizildik masaya, acılar, anılar, günlük olaylar konuşuldu...
Bu senenin çok farklı olacağını düşündüm.
Eskiden de derdimiz tasamız vardı ancak şimdikiler pek bi hayat hayattı...

Eğlenceden çok seans gibi geçti gece...
Güldük, eğlendik, yeniden kavuştuğumuza sevindik ama eksikti birşeyler...
Hem mekansızlığımız hem hayatlardaki değişimler etkilemişti bizleri...
Zamanla düzelecekti herşey ama bu masa eskiyi çok anacaktı...

12'de eve dönerken yol komşum tutkucum, 'ulan mahalle bakkalı kapanmadan beni eve sokuyosunuz ya....' diye söylenerek taksiden indiğinde köşedeki evime doğru yol alırken güldüm arkasından... İyis'i veya gittiği mekanı kapatmadan çıkmayan adam külkedisi olmuştu !!!

İstemeden değişiyordu herşey...
2 ayda çok şey değişmişti... Değişmeyen tek şey can dostlardı... İçebilecek, dertleşecek, ağlayıp, gülebilecek canların sayısı aynıdı !

4 Ekim 2011 Salı

Hoşgeldim... ;)

Böööö...
Geldim İstanbul'a...
Böööö...
Çeşme'nin rahatlığına alıştıktan sonra burası pek bi tuhaf geliyor...
Sabahları hala elim şorta gidiyor...
Ozy'cim işe gideceksin diyorum...
İşe demi...
Hı-hı...
Ne giycem ben beaaaa !!!

Wallah billah şu ne giyicem derdi beni çok geriyo! Hava ne sıcak-ne soğuk! Bi bu sebeple giyecek bişey bulamıyorum bide;
Bütün yaz, yürü-yüz ammaa akşamları iç 2 kadeh martini göt-göbek eriyemeden aynı kilodan döndüm!
O bakımdan geçen sene bu aylarda götüme-göbeme olan hiç birşey olmuyor! Olsada, şöyle uzuuuun ve bool bişeyler olsada pörtleyen yerlerimi kapasam diyorum...

Eee tabi öyle bişeyim olmadığından yiğidin malı meydandadır şeklinde... :p ;))

Pek bi kalabalık-pek bi telaşeli hayat burda...
Hep öyleydi de alışınca sakinliğe tabi bünyede hafiften panik atak etkileri yapmakta... :)

Bu gün öğlen amcayla gayrettepeye gitmemiz gerekti... Unutmuşum trafiği... Ayyyy yaşanamz lan bu şehirde! Para biriktirip helikopter neyin almalı diye düşünürken buldum kendimi ! :)))

Allahtan dönüş, Mimarlık haftasına denk geldi... Saolsun oda bir sürü etkinlik yapıyor. Sayesinde sosyalleşmeye-kalabalık görmeye-üzerime çeki düzen vermeye başladım ! ;))

Mimarlık ve Kent Şenliği 3-16 Ekim tarihlerine kadar sürecek. Harika filmler, toplantılar var...

Sabah iş, öğleden sonra oda öyle alışmaya çalışıyorum.

Millet harıl harıl çalıştığından herkes haftasonu görüşelim modunda!

İstanbul burası an ana, saat saate uymaz! Görüşemedik-araşamadık diye takmayacaksın!

Mahallemde ki dostlarında hepsinin evleneceği tuttu... İşleri bitiyor kocaları-danaları-torbaları başlıyor...

O yüzden eeeeee modundayım.

Bilen biliyo nerelerde takıldığımı... 3 aydır yokum araşalım-boyaşalım, illa beni görün-görmezseniz ölümü yiyiiiin modunda olmadığımdan da keyfim keka!

Aman önce bi alışim İstanbul'a sonra görüşek zaten! Alışamadığım için bi laf ederim bunlar hava-civa yapıyorum sanarlar !!! :ppp :))))

Gelirgelmez kapıcı bi ayar çekti zaten! Ucundan acık evime döndüğümü hissettim sayesinde saolsun!

Koli çöplerim için bu nekadar çöp beaaa diye homurdanıyodu kapıyı açtım. Telefon numaran mı değişti dedim. Bakkalın çırağı yardımcı oldu eşyaları taşımaya, zilinide çaldım yoktun dedim...

Bizimkisi efendim demeyi çok sever! Olur mu 24 saat evdeyim ben EFENDİM dedi. Ama diklene diklene...

Zaten bidik bişi, şeytan dedi, it asansörün içine çak iki tane, sonra ez kafasını ayağınla!!!

Yoktun dedim, telefonunda...
O benim 6 ay önceki telefon numaram dedi...
Değiştiyse niye vermedin dedim...
Kapı kapı dolaşıp telefon numarasımı vericem dedi...

Ozy dedim, direk öldür şunu !!! Hiç bi hakimde seni suçlu bulmaz !!!
Girişteki panoya yaz as dedim, alan alır, almayan almaz... Ver yeni numaranı...
Eşekoğlu eşşek, öyle bi hızlı, ağzında yuvarlayarak söylediki 3 defa tekrar ettirmek zorunda kaldım ve her seferinde de sesi yükseldi !!!

Daaan diye kapıyı kapadım ve hem yönetici hatuna hem bu bidik, ukeeelaaa kapıcıya giydirmeye başladım!!!

Ozy dedim. Evine döndün! Teşviki'yenin en asortik, en sosyetik, en iş yapmaz, en bilgiç kapıcısı olan evindesin !!!

Hoşgeldin partim süper oldu walla !!!

Bu haftayı bi atlatalım, mutsuz İstanbul kadını olim, inicem bidik ODTÜ mezunu, astrolog yöneticiye !!! Ankara'lı ve ODTÜ'lü olan böyle bidik kaç insan tanıdıysam hepsinde aynı çatlaklık var. Bidik ve Ankara'lı olmak üstünede ODTÜ bünyelerini sarsıyo herhalde !!!

Kapıcıda da aşşalık kompleksi var sanırsam! Hiç iş yapmıyo. 9.30'da gazeteleri getiriyo... Kapımıızn önünü bir kere silerken görmedim. Bahçe kapısını göstermelik siliyo o ayrı! Doğalgazı yakıyo bide homurdana homurdana çöp topluyo diye para veriyoruz buna!!! 2 tamir işi olunca ben bilmem diyo... Ulan tornavida tutmayı bilmiyon ammaaa çocuk yapmayı biliyon !!!

Töbeee yarabbim...

Çöpümüde kendim atarım, kapımın önünüde kendim silerim, kaloriferide sanki sabahın 5'de yakıyo !!! Gidiyo düğmeye basıyo 9'da !!! Onuda yaparım leeeyn !!!

Yönetimi ele geçirmek lazım! Yönetici kafasına göre iş yapıyo, kapıcı kim bahşiş verirse onun kapısında !!!

Heeeeyt 3 ay Çeşme'de kimseye patlamadan yaşadım, Vezüv'den fena patlarım apartmaaaaan !!!

İstanbul döndüm !!!
Daha ilk günden ayarını çektin ya...
Ne dim helal osssun ! ;)
Ulan miiis gibi mesuuut bahtiyardım ulan niye döndüm ki !!!
Hoşgeldim, hoşgeldim...