Ozborn'dan Merhaba...

Ortaya karışık, akla, yüreğe ne düşerse buraçta...

Etiketler

24 Şubat 2014 Pazartesi

Brezilyalı popicik !

Sporcu geçmişim çocukluğumda başlar...
Yazları haftada 3 gün denizden ağlayarak çıkarılıp zorla jimnastik kursuna götürülürdüm... Gitmek istemiyorum yeaaa diye inlerdim... Solona adım atar atmaz zırlayan veletten eser kalmazdı! 

Zor beğenen Hasan hocanın gözüne girebilmek için deli gibi güzel amuda kalkma teknikleri çalışırdım! 

Kurs olmayan günler, oğlan çocuklarıyla aaa amuda kalkamıyomusun diye zıtlaşmak en büyük eğlencem olurdu! :) 

İlk okul bitti, aerobic başladı! 
Evin altında spor salonu açılıncaaaa, orta 2'ye giden taze ergen ben aaa gitmeliyim oldum!
Alaman gelin Gisellanın verdiği derslerde, sınıfın en genci olmama rağmen yerlere yapışırdım...
Buna rağmen, ders veremeyeceği günlerde beni hoca ilan ederdi. Tüm sınıf hareketleri muntazam yaparken, hoca ilan edilmiş ben ilk 8 tekrarı yapıp pes eder ben durucam ama siz bi sekiz daha yapacaksınız derdim... :))

Üniversite hayatım pek sporlu geçmedi...
Mezun olup geldikten sonra spor aşkım yeniden başladı ama non stop olamadı hiç...

3 ay git sonra bırak...
6 ay git sonra bırak...

Yaş 40 olunca bi sarkma korkusu geliyo...
Anaaaam sıkılaşmalıyıııım! 45'den sonra 50 var, 50'den sonra 60 vaaaaar! Löp löp olmak istemiyoooom moduna giriyosunuz...

Hoş bu moda hep girip girip çıkıyorum ya! :)))
Vücudum sıkılaş gevşe, sıkılaş gevşe kafayı yedi senelerdir!
Son 1 senedir 1 aydan az bırakmıyorum sporu...
Sıkılaşmayı bırak, mutluluk hormonu salgılattığı için devam ediyorum...
Ama arada bi sıkılaşma aşkı gelip bi coşuyorum kiiiii oy oy!

Afilli spor salonlarına gitmeyi sevmiyorum.
Mahallemde tam isteğime göre hocaları süper olan bir salon var... Body ve cardio çalışmanın keyif verdiği bu yere bu sene başlamadım... 
Spinning millete zor gelsede çocukluğu bisiklet tepesinde geçmiş bana hiç zor gelmiyor...
Çok kısa sürede forma girmenizi sağlayan bir şey... Yapabilene tavsiyem olunur...

Salona gidemeyenlere veya benim gibi yılın 4-5 ayı Çeşme'de yaşayınca bir yere gitmenin imkansız olduğu durumlar için internette araştırırken keşfettiğim hatunları paylaşıcam sizlerle...

Hafif ağırlık, mat ve dvd tüm ihtiyaç bu!
Ellen Barrett denilen hatunun dvdleri süper... Çalışmıyorum zannederken sizi sıkılaştırıyor... Amazondan dvdlerini sipariş ediyorum ben... Youtube amcada da bazı dvdlerin full hali var... Bir inceleyin derim:  http://ellenbarrett.com/ 

Senelerce bodycik yapmış biri olarak zaman zaman Ellen bana hafif geliyor ve daha sert bir çalışma istediğimde Jillian Michaels'la çalışıyorum. Youtube amcadan indirmeniz mümkün...

Jillian'ın videolarını ararken Brazil butt lift diye bir şey çıktı karşıma... Leandro's denen adam sırf popo çalıştırıyor... Anaaam düz popolu bi Türk kızı olarak ağzımın suları aktı hemen! Bunu istiyorum oldum ve Amazon'a daldım... (youtube amcaya henüz kimse koymamış videoları :( ) Amazon cıııks dedi bana! Senin memleketine gönderilmiyo bu dvd!

Anladığım kadarıyla Amerika kıtasında yaşayanlar Birezilya poposuna sahip olabiliyo! :p

Elimdeki dvd'ler ve sporcu geçmişimle ben popomu Brezilyalıların ki gibi olmasada kaldıracak infoya sahibim ama taktımı takar yanım taktı bu adama... Ama malseeef... Mümkün değil...

Bi ara Amerika'ya yolu düşen birine zırlicam artık... Ya da youtube amcaya düşsün diye dua edicem... :)

Şubat'ın bitmesine 1 hafta kala, yavaş yavaş kilo dertlerinizde uyanmaya başlayacaktır... Dedim bi sevap yapim paylaşayım sizlerle...

Şimdi bu kadar çalışmaya kasın allahı olmalı bende ama, anneyle yaşıyorum ve 45 dklık tepişme üstüne gecenin bir yarısı yapılan pizzaları yemeden duramıyorum... Bu yüzden kilo vermiyorum, almıyorum, sıkılaşıyorum ama bunu bi tek ben fark edebiliyorum! Boğazımı kestiğim anda o güzelim kaslar ortaya çıkabilecek ve beni uzun zamandır görmeyenler değil, burnumun ucundakiler de fark edecek emeklerimin sonucunu ama yemek yemek güzel beee!

Hem yiyip hem formada kalmak benimkisi...
Siz daha iradelisinizdir belki... ;) 
Neyse ben popomu Brezilyalı yapmaya karar verdim de du bakalım nasssı olcek... :pppp

Haydiiii verdiğim isimleri bulun, indirin veee tepişin gayyyri...

30 Ocak 2014 Perşembe

4+1=5= Gariplik ! :p

Ne hikmettir çözemedim ama var bi gariplik 41'de...
Bi tek ben abidik gubidik gel-gitler yaşamıyorum...
Bu yaşda olan herkescikler bi abidik!
Bi sıyırma eşiğinde herkes!

Dün akşam sinemaya gittim... Film başlamadan sigara balkonuna çıkıp tüttürim dedim, anaaam yaşımın en sıyrık adamıyla tanıştım!

İyi giyimli-boylu poslu bir adam geldi yanıma...
Bana sorsanız 45!
Adamın biraz çenesi düşük olduğundan eski model ve 41 yaşında olduğunu öğrendim!
Adam acaba kız tavlamak için sigara yerlerini mi kullanıyo diye düşünürken, başladı;

İstanbul çok menfaatçi... Kadın-erkek ilişkileri hep para üzerine...
Bıktım ikiyüzlülükten...
Gideceğim bu şehirden!
Bir kasabaya yerleşeceğim...
Bu yaştan sonra hiç birşey yıkamaz beni... Gördük, neler yaşadık...

Bana ne ulan?

Adam anlatıyo da anlatıyo...
Bizim Müge'nin kız kardeşi Merve İldeniz'i tanıyomuş...
Onun Bodrum'da yıllanlarla yaşamasını takdir ettiğini söylüyo... Erkek milleti şefkat nedir bilmiyomuş, o yüzden kadınlar artık köpek bakıyormuş... Merve'nin yılan bakması ayrıymış...

Bu yaş, bekar olanları daha bi sarsıyo galiba...
Hiç sevgilisi olmayanlar ya da ilişkisinin bitimi bu yaşlara gelenler kadın-erkek ilişkileri konusunda bi sıyırıyo...
Kariyerde boktan gidiyosa, tatmin etmiyorsa bi doğaya gitme hali, bi herşeye herkese bok atma hali oluyor...
Evli-barklı olanlar çocuk, eş, taksitler vsden sıyırıyo...

Bu yaş bi durup geriye bakma, ileriyi göremeyip tırtma yaşı!

Walla geriyede baksam ileriyede baksam kimseye bok atacak durumum yok!
Kendi tercihlerimin sonuçlarını yaşıyorum...
Bende de arada bi gel-git durumu oluyo ama bu durum yanlızlıktan sıkılmamla alakalı!
Bi başının etini yicem adamım olsa, 41'e 41 kere koyarım! :p :)

Çok şükür millet kadar sıyırık değilim...
Doğaya dönmek-terk etmek fikirlerim yok...
Senenin 4 ayı Çeşme'de yaşıyoruz zati! O yüzden gitme-gelme, bırakma-terk etme durumları normal hayat tarzım son 4 senedir... :ppp :)))

Yaşıtlarımda bir özlem, pişmanlık, bir kapana sıkışmış hali...
Açık alanda hapisane voltası durumları...
40 değil 41 bi tuhaf yapıyor insanları...
42 böyle olmayacak eminim...
Belkide kırklı sayılara alışılacak o zaman...
Var bi bok var bu sayıda...
Sayıcılar çözsün işin sırrını...

Dün gece bir karar aldım, bir daha 40'lı yaşlarda olduğunu tahmin ettiğim tanımadığım kadın veya erkeklerle gündüz veya gece fark etmez bi yerde tek başıma kalmaaam! 

Laaan adam bi sigara içimlik sürede, gel City's in balkonundan aşşağıya atlayalım dedirtecekti nerdeyse! :ppp

Biz 72 ve 73'lülerde var bişi... Yıldızların konumu mu başka bişiyimi etkilemiş bu mahsülleri... Bilemedim ama var bişi... 

Leeem, yoksam Çernobil'in etkisi olmasın? :p

28 Ocak 2014 Salı

Flört seçmeleri...

Flört alemlerine resmi olarak dönüş yaptım...
Artık bi sevgilinin olma zamanı gelmişti...
Amaaaa, 2008'den bu yana flört alemlerinin çook değiştiğini gözlemleyince bekarlık sultanlıktır looo oldum!
Wallahi oldum, billahi oldum!!!

Teknoloji denilen zımbırtıyla millet kafayı yemiş!
Herkescikler bir oyuncu, bi sanal, bi yazmacı...
Herkes herkese oyun oynuyor...
Taktik üstüne taktik geliştiriyor...

Tiyatro kitapları basan bi yayın evimizin olması vallahi iyi bişeymiş...
Oyun oynamaktan kendisini Brodway yıldızı sanan adamlarla baş etmek için, doğaçlama teknikleri kitabımızı hatip ettim wallahi!

Taktik konusu ise hala çalıştığım bişey!
Futboldan anlamayan bi kadın olarak, 3-5-2, 4-4-3 yapmayı beceremiyorum!
Ofsayt ne 40 defa öğrenmiş 40 defa unutmuş bi kadın olarak taktik işi zoor, çook zoor...

Galiba milletin sandığı kadar zeki bi kadın değilim!
Amaan okumuşum, mimar olmuşum... Bu yaşa kadar yetmiş zekam, bu yaştan sonra sevgili yapmaya yetmiyosa yetmiyooo canım! Diplomayı alacak zeka sevgili edecek zekadan daha kıymetli değilmi? (züğürtmüyüm neyim acep :p) 

Adamlarla buluştuğumda hangi oyunun seçmesine geldiniz kardeş diye sormamak için zor tutuyorum kendimi...
Ben Şekspir amcadan Hırçın Kız'dan bi tiraaad şey edicem siz?
Hııım yine Issız Adam...

Aaay o kadar çok Issız Adam oynayan var ki!!!
Allahıııım kadın kısmısı değil erkek kısmısı çook aşk acısı yaşamış!
Hemcinslerim ve ben aşktan, sevgiden bi mok anlamıyos!
Hep adamlar anlıyo!
Gerçek sevgiyi bulup kaybeden hep erkekler olmuş!
Ne duygusuz şeyiz biz!

Sosyal medyada aktif bir kadın olarak, flörtlerin ve ilişkilerinde sosyal medyada başlayıp-gelişip-bitmesini doğal bulmalıyım dimi?
Ama hayır!
Çok ödlekçe, salakça geliyor...
İlişkinin bittiğini 'anaaam WhatsApp'dan engellemiş beni yada Face'den silmiş'le öğrenmek hiç hoş değil... Kadını erkeği bırak insanlığa sığmıyor!

21.yy'da hala insani şeyler beklemem beni eski moda yapıyorsa kardeşiiiiim ben 20.yyda doğduuuum demek istiyorum! 

O kadar çok sosyal medya zımbırtısı varki...
Adamları-kadınları takip etmek için hepiciğine üye olup sabahtan akşama akıllı telefonlarımızı parmaklamak gerekiyor!

Aaaay yok!
Uğraşamam!
Oyun oynayamam, taktik yapamam!
Bu yaştan sonra oyun oynicam tek yer olur...!

Tamam kız erkeğe naz yapar, erkek duygularını belirtmemek için bilmem ne yapar... 
Yaparda işin boku çıkmış artık!
O kadar oyun, taktik yapacaksam giderim oyunculuk eğitimi alır sahneye çıkarım!
Zamanında Şahika Tekand sahneye yakıştığımı söylemişti... Alırım eğitimi çıkarım sahne, oynarım oyunumu...

Ama karşı cinsle ı-ıh!
Yaşıtım adamların beceriksiz Issız Adam oyunları öyle komikki...
41 yaşında bir kadın olarak yirmi sonu, otuz başı adamlar yaşıtım adamlardan daha aklı başında, daha olgun diyorum... 
Ama maalesef eeellimden önce küçük adam düşünmüyorum! :p

Heeey ya sahneye çıkın ya play station oynayın!
Flört sever ben, flörtten de, sevgilim ossundan da vaz geçtim abi!
Bi geldiler bana...
Ben bi 3-5-2 bi öğrensem çakacam hepsinin poposuna taktikli tekmeyi de...
Neyse, şimdilik yürüüün gidin ense traşınızı görekle...
:p

9 Ocak 2014 Perşembe

Siirtin Sırrı Sır olmasın...

Dün akşam Başka Sinema'nın Belgesel gecesiydi...
İnan Temelkuran'ın kadın güreşçilerimizi konu aldığı Siirt'in Sırrı'nı izledim...

Bu ülkede kadın olmak zordu...
Ama sporcu olmanın, hele doğuda bir şehirde, mayoyla yapılan, ata sporumuzun bir kadın tarafından yapılmaya çalışılmasını izlemek...

Çok farklı duyguları peşi sıra yaşatan bu belgeseli izlemenizi tavsiye ederim.

Metropol hayatımızda, parasını ödesekte gitmediğimiz lüküs ötesi spor salonlarımızda arada endam eden biz metropol kadınları ve yokluktan kurtulmak, kendini ıspatlamak için spora koşan, spor yapabilmek için ne savaşlar veren küçük kızlarımız...

Çok etkileyiciydi...
Ben mimarlık öğrencilerine burs veriyorum...
İmkanım olsa, milli takıma giren kızlarımıza da yardımcı olmak istedim dün gece...

Ailelerini, kendilerini kurtarma savaşlarının yanında, bayrağı göğe çektirme, İstiklal Marşımızı okutma savaşlarınıda izlemek çok ilginçti...

Bir şekilde izleyin filmi...
Ve bizi geliştirecek gelecek kuşak kadınlarımız olan bu genç kızlara el atmanın bir yolunu bulalım...

Heeey, son moda spor ayakkabıları, caf caflı eşofmanlarla lüks spor salonlarında fit olmak için 2 gr ter döken hemcinslerim gelin imkanlarımızın birazını uluslararası müsabakalarda bizi temsil etmek için çabalayan bu kızlara verelim...

İl spor müdürlüklerine gidelim ve birşey yapalım! 

8 Ocak 2014 Çarşamba

İğne-iplik...*

Elimde bir terzi hikayesi var...
Yayına hazırlarken çocukluğumun olmazsa olmazları terzileri düşünmeden edemedim...

Bizim zamanımızda hazır giyim çok gelimemişti...
Mudo'nun açılması ergenliğime denk gelir...
Vaaay Mudo açıldığında ne mutlu olmuştuk... Ankara'ya gitmek alışveriş etmek pek bi in pek bi moda bişeydi...

Pantalonlar-kazaklar mağazalardan alınırdı alınmasına ama, aile geleneğimiz özel terzilerin elinden çıkma ceketler-mantolar-etekler olmadan da olmazdı...

Kendimi bildim bileli ceket giymeyi çok sevmişimdir...
Model model, kumaş kumaş hep özel dikim ceketlerimle endam edip durdum üniversiteye kadar... 

Ben bir yerlere gittim, onlar yaşlandı, öldüler...
Ara ara ceket aşkım için yine terzi yolu tutsam da pek başarılı olanlarıyla buluşamadığımdan özel dikim sporundan-abiyesine ceket sevdam askıya alındı...

Çocukluğumdan gençliğime kapısında sıraya girilen terzilerle büyüdüm...
Biz hiç sıraya girmezdik... Anneannem sayesinde hoop beklemeden müşteri olurduk.
O tayyörlerin-döpiyeslerin kadınıydı...
Terzilerin baş müşterisi oydu...
Baş müşterinin çocukları ve torunları olarak ayrıcalığımızı yaşardık...

Çok severdim çocukken terzilerin atölyelerini...
Top top kumaşlar...
Kocaman ahşap cetveller...
Yeni ama bakmaktan eskimiş  orjinal moda dergileri ve yerlerde kırpık kırpık kumaşlar...

Annemin veya benim prova saatimi beklerken oynayacak çok şey bulurdum o atölyelerde...

Onlar sıradan terziler değillerdi...
Tasrımcılardı...
Sen eline alıp bu model diye tepişsen de sana gideni kibarca söyleyip 2 dk da senin için eşi olmayan bir şey tasarlarlar, ölçülerini alıp, biçmeye başlarlardı...

Anneannemin İzmir'li bir terzi hikayesi vardır... İzmir'in en ünlü terzisidir bey...
Anneannem ince uzun fıstık bi yavru...
Terzi anneannemi görünce masaya çıkartıp, işte bu işte bu çalışmak istediğim vücut bu diye haykırmaya başlamış...
Müşteriler anneanneme hasetle bakarken anneannem, zayıflığının utancıyla ben beni kilolu göstereceğiniz kıyafetler yapmanızı istiyorum demiş...
O zaman zayıflık ayıp bişi... :)
Adam yıkılmış... 
Manken gibi yavru kilolu görünmek istiyor!
Orta yolu bulmuşlar bir şekilde ve yıllarca anneannem herkesi hayran bırakan şıklığını-zarifliğini o beyin diktikleriyle sürdürmüş...

Dostu terziler...
Mutlulukların-dertlerin paylaşıldığı...
Belki biraz sırdaş, belki biraz psikologlardı...

Giydiğiniz şeyde el emeği yoktu sadece dostluğunda izi vardı...
Gün boyu bir sürü insana değen, dinleyen, diken, sizi en güzel yapmaya uğraşan o emektarlar artık hayatımızda yoklar...

Varsalar da eskisi kadar değil...
Hayal gücü geniş bir çocuk için ne zenginlikti, ne eğlenceydi o atölyeler...
Koskoca kadın oldum hala severim o atöyleleri...
Bir sürü kumaş, bir sürü kesilmiş-biçilmiş parça...
Bana dağınık-karmaşık gelen kaosun düzeni...
Çok severim eskide olsa moda mecmuası karıştırmayı...
Hele çook eski yılların dergilerine bakmak çok hoşuma gider...

Özledim, mezura ile ölçülmeyi, küçük bir kalemle küçük bir kağıda ölçülerimin not düşülmesini...
Özledim üstünde iğneler duran bir kumaşı giymeye çalışırken hafif hafif batan iğnelerin tatlı sızısını...
Özledim üstüme göre, el emeği-dostluk ve sohbetle dikilmiş değdiğimde içimi ısıtan kumaşı...
Özledim masadan sabunu ve büyük makası alıp parçalarla oynamayı...
Özledim kumaş parçası elde, düğme ve astar aramayı...
Özledim, dostları...

*Sevgili Hasan amca özledim senin kruvaze ceketlerini, herkesin bakıp bakıp durduğu mantolarını...
Bir prova süresinde hayal gücüme renk ve çeşitlilik katan atölyeni...
Nur içinde yat...
Ve bana senin gibi muhteşem ceketler diken bir terzi adı yolla meleklerle! Ceket aşkım kabardı bu yazıyı yazarken! :)

6 Ocak 2014 Pazartesi

Benim Teşvikiye Camim...

İstanbul'un belki de en ünlü camisidir o!
İstanbul'a hiç gelmemiş bile bilir onu...
Ünlülüğü mimarisinden çok ünlülerin son yolculuğuna uğurlandığı cami olmasıdır...
Gözyaşlarına alkışlar karışır bu caminin avlusunda...
Cenaze moda magazinciliği diye bir şey olsa bu camiden moda magazincileri bir an olsun ayrılmaz!

Mevcut caminin bulunduğu yerde ilk cami III. Selim tarafından inşa edilmiştir. Zamanla harab olunca 1854 yılında Abdülmecid tarafından mevcut cami yaptırılmıştır. 

Caminin geniş avlusunda bölgenin adını aldığı Nişantaşlarından biri vardır.

Mahallenin olmazsa olmazıdır.
Adresler bu camiye göre verilir...
Buluşmalar caminin avlusunda yapılır...
Geniş avlusu ölümle yaşamı sarmanlar...

Avlunun 3 bahçe kapısından sadece ikisi kullanıma açıktır. Mahalle sakinleri için avlu kestirme yol olarak kullanılır...

Bahçedeki banklar güzel güneşli günlerde çeşit çeşit insana ev sahipliği yapar...
Namazdan çıkmış dini bütün mahalle sakinleri de, baktıkları çocukları gezdiren ecnebi kadınlarada rastlarsınız banklarda...
Avluda çocuklar ilk adımlarını atarlar...
Bisiklete binmek yasak olsa da mini bebeklerin mini bisikletlerine göz yumulur...
Köpek gezdirmek yasaktır ancak mahallenin sahipsiz köpekleri güneşli güzel bir günde avluya girip kaçamak keyif uykusu uyumayı severler...

Yaşam ve ölüm, inanç ve inançsızlık bir aradadır...
Dini bütünüde geçer bahçeden, dinsizide...
Teşvikiye Cami ayrım yapmadan avlusuyla kucak açar sarmalar çeşit çeşit insanı...

Mahalleliye anlamını sorsanız ilk anda cevap veremezler...
Ancak cami avlusunu kestirme yol olarak kullanan için bile hayatının parçasıdır oysa ki...

Bir tanıdığı ordan uğurlayıp eve dönersiniz...
Sonra göz yaşlarınızı silmiş bir halde hayata bahçesinden geçerek katılırsınız...

Zarif mimarisi, güneşli günlerde içinizi ısıtan sarı rengi, bahçedeki ağaçları, geniş avlusu mahalle belleğinizin önemli bir parçasıdır...

Kışın yaprakları dökülmüş ağaçların asarsından görünen zarif minaresi yüzünüzü gülümsetir...
Sanattır o minare...
Taklit, kaba bir mimarisi yoktur...
O yüzden onu görmek, ona bakmak hoş gelir...

Avlusundaki banklardan birine oturup sigara içmek yada bir telefon konuşması yaparken 2 dakikalığına durmak için bile olsa  caminin bahçesinde ne işim var dedirtmez size...

Yaşamıda ölümüde çok zarif bir şekilde sarmalar...
Acınızın üstüne kaba ve hantal bir gölge olarak düşmez...
Dantel gibi işlenmiş zarif taşları size detek olmaya çalışır...

İçi karamsar değildir...
İbadet etmeyi zafifliğiyle zevke dönüştürür...
Tanrıya ulaşmış, dualarınız kabul olmuş hissiyle çıkarsınız içinden...

O sadece bir cami değildir.
O yaşamdır.
O zerafettir.
Avlusuyla soluklanılandır...
O her mahalleliye farklı anlamlar hissettiren en değerli zarif binadır...
O yaşamla ölümü çok güzel harmanlayan, korkutmayan, kendisine çeken, yaşayan ve yaşatandır.

Uğurlanılanlara rağmen bahçesinden geçip yaşama aktığınız yerdir...

20 Aralık 2013 Cuma

Kalbimin eski sahipleri...

Bebek kahve de sisli bir gün...
İstanbul soğuk...
İsli...
Benim yüreğim havadan daha çok soğuk...
Elimdeki çay bardağını yüreğime yakın tutuyorum ısıtmak için...
Ama mümkün değil...
Çok üşüyor...
İçerisi dışarıdan daha soğuk...

Çok sevdiğim, çok aşık olduğum, yüreğimi sizin için ateşe verdiğim adamlar nerdesiniz acaba...

Ben tek başıma soğuk ve sisli bir İstanbul gününde ısıtamadığım yüreğimi onlar için yaktığım adamları düşünüyorum...

Ne verdim size acaba?
Benden ne kaldı sizlere...

Sizlere benden, üşüyen, yaralı, güvensiz bir yürek...
Öğrendim mi bir şeyler sizden acaba?
Bilemedim...

Siz bana bir şey öğretemediyseniz ben size zor...
Bir birimize vermedik mi bir şeyler?

Boştan yere yanmış bir yürekten başka bir şey yok  mu yani?

Bu gün usuma düştünüz...
Yüreğimi aşkla yakan adamlar nerde oldum...

Hepimiz ne kadar değiştik, ne olduk...
Hiç birimiz aynı değiliz...
Bir daha karşılaşsak kesin bu mu deriz...
Ama merak ettim...
Ne verdim size...
Düşermiyim usunuza...

Bu gün hepiniz düştünüz kalbime...
Yüreğimi yakan adamlar neredesiniz oldum...
Nerede...

Gelseniz yüreğimi eskisi gibi yapsanız el birliğiyle...
Ve ben kavrulmuş bir kalbin küllerinin ağırlığıyla dolanmasam...

Bu yaşlarda aşk zor...
İzin vermek bu yaşlarda aşk...
Eskisi gibi hesapsız, deli sevdalardan değil...
Hep hesap kitap...

Gelseniz bu kalbi sıfır yapsanız...
Bu kalp üşümese...
Bu kalp korkmasa...

Kalbimi ateşe veren adamlar gelseniz ve yeniden ısıtsanız içimi...
Yeniden aşk olsam...
Size ihtiyacım var...
Bu yaşlarda yeniden sıfır olmaya... kanmaya, inanmaya... onsuz dünya başıma yıkılıra...

Nerdesiniz?
Gelseniz ve yaksanız beni...
Bu sefer kendiniz için değil benim için?

Gönlümün eski sahipleri...
Kalbimi yakan adamlar...
Gelseniz ve beni benim için yaksanız...

İstanbul puslu...
Soğuk...
Benim içim İstanbul'dan da soğuk...
Bir çay daha lütfen... Sıcak ama çok sıcak...

19 Aralık 2013 Perşembe

Papim...

Her yerde uzun sarı kıllar...
Her yerde...
Adam kiminle beni Çeşme'de aldattın dese yok öyle bişey diyemem...
Her şeyim de, her yerim de!!!
Bi kıçımdan çıkmadılar ordan da nasipseeee!!!
Laaaan bıktım sarı saçlarından!
Bıktıııııım...

Bıktım ama ben sebebim böyle olmasına...
Seni eve sokan benim...
Bi koynuma alamadım... 
Alacağım ama öyle sokak kızı irmasın kiiii!!!

Dün akşam simsiyah bir suratla geldi!
Belli eşelemiş bi yerleri...
Sildim, çıktığı kadarıyla akladım pakladım o güzel suratını, üstünü örttüm uykuya gittik...
Sabah panjurları açıp terasa bi çıktım!!!!
Anaaaaam terasımda ceset var lan !!!

Yok elbet!
Ama öyle bi kemik bulmuş çıkarmış ki topraktan, sabah polisler gelse terası cinayet mahalli ilan etse gıgım çıkmaz!

5 sene önce girdi hayatımıza...
Çeşme'de ev tutulmuş olması pek umrumda değildi 5 sene önce.
İzmir'de Karşıyakalı yarı Alman bi yarim vardı...
Çeşme'nin denizi, rüzgarı, serinliği baneeee Karşıyaka'da klima serinliğinde yarin yanında olmak daha güzel manyaklığında olduğumdan 15 günlük senelik iznimin sadece 4 gününü Çeşme'de geçirdim...

Arada bi labrador uğrayıp çıkıyordu eve...
Bu kim dedim amcama...
Komşunun köpeği dedi... Akşam yemeklerinde uğruyor...
5 sene önce sadece akşam yemek saatinde uğrayıp giden, ucundan acık görüp tanıdığım komşunun köpeği şimdi aşkım! hayatımın merkezi! 

Sadece benim değil annemin, amcamın!
Geçen sene Papi'yi özledik diye annemle Mart sonunda Çeşme'ye geldik!

İlk sene arada uğrayan Papi 3 senedir amcamla çalışmaya başladığımdan beri yazları bizim evden çıkmaz oldu!

Hiç evine gitmiyor yazları!
Bu sene sırtında oluşan kistlerden dolayı ameliyat olması gerekti, sahipleri ameliyat sonrası bile bana bıraktılar!
Gitmedi çünküüüü!
Ulan bu güne kadar insana bakmamışım ameliyattan sonra ağzı var dili yok bi canlıya nasssı bakarım oldum...
Oldum ama baktım!

İlk gece onunla terasta yattım!
Nazladım, besledim, kaşıdım, oynadım... Baticonla aşk yaşayarak pansumanını yaptım...
Bu yaz çok farklı bağlandık birbirimize...

Sahipleri evde pek durmuyorlar çalışıyorlar...
Çocuklar lise sonda... Kendi dünyalarındalar...
Bizim evde her daim insan oluyor yazın...
Hep bi ilgi var ona karşı...

Sabahları amcam rokforla besliyor onu!
Beni de besleyin rokforla ben de sizden ayrılmam! :pppp

Minderi, battaniyesi, oyuncakları... kendi evinde olmayan lüküs bi hayatı var burada!
Labradorlar çenesi güçlügillerden... bayılıyor bir şeyi ısırsın ve çekilsin...
Bir sürü çekmece oyunu oynayacağımız oyuncak aldım ona...
Bir yere gidiyorum geliyorum, beni görüyor oyuncaklarından birini ağzına alıyor ve karşılıyor beni...

Biraz sokak kızı İrma olduğundan, onları sağa sola götürüyor kaybediyor... Beni karşılarken ağzına alacak bir şeyi kalmayınca battaniyesini ağzına almaya başladı! :)

Hayvan sevgisi çoook başka bir şey...
Sahiplerine rağmen beni seçen bir köpeğin sevgisi ise tarifi imkansız!

9 yaşında, oyuncu yaşlı kızım...
Her yer tüy içinde!
Umrumda değil!
Lap top başında işime dalmışken yanıma gelip elini dizime koyup sev beni demesi yok muuuu... Her şeye bedel bir şey o an!

Cumartesi İstanbul'a dönüyorum...
Onu bırakmak içimi parçalıyor...
Biraz evvel sahipleriyle konuştum, sen gidince eve getiremiyoruz diyorlar...
Geçen sene 1 hafta eve gitmemiş...

Eylülde bir kaç günlüğüne İstanbul'a gitmem gerekmişti...
Çağırdım taksinin peşinden öyle bir koşuşu vardı ki... Asabım bozuk uçmuştum...

Bu akşam onu bana verin dedim...
Elbet vermediler...
Yani ben, benden çok başkasında vakit geçiren yaşayan köpeğim olsa hem o kişiyi hem de köpeği vururum laaan!

Nasıl güzel horluyor...
Onun horlama sesi evdeki huzurun sesi oldu...
Beni koruyor filan diye düşünmeyin, eve hırsız girse kuyruk sallar sev beni der!
Beni korusun diye evin içinde değil...
Hava soğuk olduğundan, onun gibi güzel yaratığın dışarda kalması haksızlık olduğundan...

Onu sevip okşayıp, battaniyesini üstüne örterken elimi öyle kibar yalayışı var ki...
O teşekkür, o sevgi bambaşkaaaa...

5 senedir bana müthiş bir sevgi yaşatıyor!
Ameliyatıyla sorumluluğu da öğretti!

Pek bi sevgi delisi...
Saatlerce memelerini sevmeni istiyor...
Sev beni sev beniiiiiiiiii...
AAAAah arada bıkıyorum... Ama dayanamıyorum...

Valizlere giren eşyalarda kesin tüyleri de var...
O tüyler hem yüzümü güldürecek hem hüzün verecek...

Gitmenin en acı anı Papi'ye veda etmek...
Tamam Mayıs'da gelicem...
Az kaldı ama... 

Sabahın köründe çişe çıkmalı diye gözümü açıp paldır küldür aşşağıya inip kapıyı açmayı, kahvaltıdan önce ona azcık mamasından versem de illa benim yediğimden isteyen bakışları, eve döndüğümde beni koşarak karşılaması... Sevincinden deli gibi sallanan kuyruğu ve neşeyle dışarı çıkmış pembe dili, bahçe de orda burda kafam kadar kemiklerle cinayet mahalline dönen ev...

Canım acicak...
İstanbul'da gözümü açınca aaaa saat kaaaaç Papi yapıcam...
Bana huzur veren sev benilerimizi... özlicem...
Sabah işe giderken peşime takılıp lanet yokuşumu onun yüzünden bir kaç defa inip çıkmak zorunda kalmalarımı ise ı-ıh! 

Harika bir köpek!
Keşke benim olsaydı dememe gerek yok...
O benim...

Şu an öyle güzel horluyor ki...
Evdeki huzur mutluluk budur! 
:)

18 Aralık 2013 Çarşamba

Ooozy is back!

Aşkım, Çeşme ile ilişkimin kışın yolunda gitmediğini bir sürü tecrübeyle deneyimledim.

Pes etmekten hoşlanmayan-sevmeyen ben çok savaştım kendimle...
Ancak, dağın tepesinde bir evde arabasız bir yaşamın 'pembe panjurlu aşk yuvası' hayallerimle uyuşmadığını gördüm...

Kışın ap ayrı bir güzelliğe bürünen Çeşme'mi yayan ve dolmuşla yaşayamadığımı deneyimleyince mutsuz oldum...

İşten gelirken markete uğra eve gir, sabah çık!

Ben sosyalleşmeyi seven bi hatunum...
Eşimle-dostumla buluşmayı-görüşmeyi seven...
Akşamları yemeklere-konserlere giden...
Sergileri-etkinlikleri takip eden...
Hiç kimseyle bir şey yapamıyorsam gel geçli bi kafeye çöküp hayatı izleyip hikayeler çıkaran!

Burda öyle olmadı!
Eve gel kapan!
Havalar soğumadan evvel her akşam 45 dk sporumu yapıyor sonra duşa giriyor sonra tek başına yemek yemek sıkıcı diye kendimi eylemek için süslü süslü şeyler pişiriyordum...
Spor yapmak hem fit ediyor beni hem de mutluluk hormonu salgıladığımdan yalnızlığım kafama takılmıyordu...

Havalar ne zaman soğudu, ne zaman -4'ü gördüm, enerjisi yüksek denilen, her zaman etrafına enerji saçan, çevresindekileri yükselten ben diplere indim!

Kendimi eylemek- mutlu etmek için hep uğraş bulan ben bu sefer bulamadım...
Soğuktan kat kat giyinmek sadece vücudumu değil ruhumu da örttü!

Ozy bildik Ozy olmamaya başladı...
Eş- dost telaş etmesin diye Facebooktan her gün mutluluk paylaşımları yaptım...
Ama öyle değildim...

Elinde eldivenlerle lap top başına geçip yazmayı planladığın onca şeyi yazmakta zor olunca, oooh miis koca evde tekim yıllardır yazmak istediklerimi yazarım ya da yarım kalmış kitaplarımı tamamlarım durumları da buhar oldu gitti...

Eee oldum kendi kendime?
Çalıştığın kişiye de şu an için koşullardan dolayı zaten pek işe yaramıyosun...
Kendine de!
Ruhun mutsuz burda!
Sıcak bir ev, araba, eş-dost olsa daha mutlu olacaksın!

2 günlüğüne annemi görmeye gidince fark ettim ki ben şehir hayatsız yapamıyorum!
Tamam doğayı da seviyorum, yalnızlığı da ama bu kadar uzun süre bana iyi gelmiyor.

Ekibin çoğunluğunun Alaçatı'da olması, arabam olmadığı için akşamları onlara katılamamam bir de bence düşündüğüm gibi ya da olması gerektiği gibi sahiplenilmemem tepemi attırdı veeeee yürü kızım dedim! Git evine!

Çeşme hep senin!
Sen her zaman Çeşme için bir şeyler yapabilirsin!
Mimarsın çizersin, kalemin var yazarsın...
Çeşmeye iyi gelmen için önce senin iyi olman gerek!

Yaşa-gör-beslen gel üret ve sonra git!
Yaşın-ruhun bu Rapunsel hayatına uygun değil...
Saçları uzatsak da tırmanıp çıkan olmayacak...
Gel İstanbul'da savur onları... İster tuttur ister tutturma... Arkadaşlarınla ol, sinemaya, tiyatroya, konsere, sergilere git... Dostlarınla kadeh tokuştur, yalnızlık istediğinde vur kendini sahile... Miiis gibi koca ofisinde rahat rahat patroniçeliğini yaşa!
Ne zaman şehir hayatı bastı gel Çeşme'ye!

Bazen ilişkilere çok büyük inançla başlanır... Sevgi-aşk varsa samanlık seyran olur denir...
Olmaz o öyle bazen...
O saman çook özel bi saman olsa da ne seyran olur ne saray!

Beni ben yapan, herkesin bayıldığı gülüşüme-enerjime yeniden sahip olabilmem için gidip beslenmeliyim... Özgürce... Ulaşım ve ısınma derdi olmadan... Zorunluluktan değil kendim istediğim için yalnız kalmalıyım...

Akışta kalmalıyım...
Yaşamla devinmeliyim...
Görmeliyim, duymalıyım, tatmalıyım...

Anladım ki Ozy farkında olmadan hayattan besleniyormuş...
O ne zaman patlayacağı belli olmayan pimi çekilmiş bomba hali için yaşamda olması gerekiyormuş...

Ha birde bazı sabırlar için ait olma duygusunun hissedilmesi gerekiyormuş...

Ve Ozy artık değerini bilip,mütevazi olmamalıymış...

Ben Ozy Ozborn, enerjime, neşeme, gülüşüme hayran ve aşık eden kadın hem doğa hem şehir hayatı dengeli bir şekilde olursa oluyormuşum! 

Ozy geri dönüyor...
Hemen üstüme atlamayın... 
Uzun zamandır yalnız yaşıyorum... Biraz yabani, biraz şaşkın ve belki birazda ürkek olabilirim...
Hayvan terli... tırstırtmadan...
;) :p

Haddini bilecen, empatiyi sevecen !

Büyük acılar yaşamışlar küçük şeylerden korkmazlar...
Trajedilerle büyümüşler, öyle büyümemişlere göre biraz 'arıza' gelebilirler...
Ama, aslında arıza değil çok güçlüdürler...
Hayatın getirdikleri ile baş etmek için buldukları yöntemler size onları 'arıza' hissettirir!

Hayat sahnesinde çok erken büyük roller alıp başrol oynamışlardır...
Koca yaşlarda başrol oynayanların oldumcuklukları yoktur onlarda...

Kabulleniş ve sabır bu sonradan başrol oynayanlarda yoktur...
Erken başrolle çıkmışlarda vardır...

Erdemin ışığını taşırlar...
O ışığı herkes göremez işte !
Görülmediğinden de sorun yaşanır...

Küçüklüğünden beri büyük acılar ve kayıplar yaşamış insanları hafife almayın...
Onlar siz suya bu derken su diyenlerdi !

Büyük acılar ve kayıplar yaşamış insanlar kaybetmenin ne olduğunu bilirler...
Kaybedecekleri şeyin değerini ise sizden fazla...

Onları çok hafife almayın...
Korkunuz onların sizi hafife alıp almadığı olsun...

Çok gezen mi çok okuyan mı bilir tartışmasına, çok yaşayan mıyı eklemek istiyorum...

Sabır, acı ve kayıbın ne olduğunu bilen insana bi hürmetli yaklaşın...
Sizin deneyimlemediğinizi, bilmediğinizi bilene bi hürmet edin...
Arıza olarak ele almayın...
Hayatı dayanılır ve yaşanabilir kılmak için bulduğu çözümlere saygı gösterin...
Empati bence çok önemli bi özellik!
Gerizekalılık etmeyip bi oturup düşünün...
Hayat herkese seninki gibi pembe olmamış olabilir!!!

Yargılama-eleştiri değil empati bebeğim... 
Bu gün bana yarın sana...
Hayat bu...

Acı ve kayıpla büyüyenler güçlüdürler...
Sildiler mi silerler...
Bilirler hayata devam etmenin sırrını...

O kalp çok yamanmıştır...
Çok kanamıştır...
Nasırlaşmıştır...
Seninki taze yaraların acısıyla canını acıtırken, o saplanmış bıçağı çıkarır ve yürür...

İnsanları yaşanmışlıklarıyla ele al!
Klasik toplum gak-guklarıyla değil!
Hööööyt!

Bu yazı bişey yaşandı diye yazılmadı... Gözlemlerim sonucu etrafta ayarı-hatta tekmeyi tokatı hak eden çok lavuğun olduğu görüldüğünden yazıldı!

Bebeğim sen kan kaybından geberiyorum diye inlerken, aynı yara ben de de olsa, ben sigara yakar karşına geçer hava ne güzel derim... 

Şşş... azcık yaşanmışlıklara hürmet! 
Ben seni tecrübelerimle döverim beaaa! 
:p